• BIST 94.887
  • Altın 246,588
  • Dolar 6,3495
  • Euro 7,4057
  • Lefkoşa 22 °C
  • Mağusa 25 °C
  • Girne 26 °C
  • Güzelyurt 20 °C
  • İskele 25 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 14 °C

Fonculuk, Akıncı ve Özeleştiri

Münür Rahvancıoğlu

Münür Rahvancıoğlu

Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri

 

Geçtiğimiz hafta yazdığım “Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz: Çöken Sadece Müzakere Süreci mi?” başlıklı yazı sonrası, bazı dostlardan gelen çeşitli sorularla karşılaştım. Buradan bu soruların yanıtlarını tartışmamız, benzer soru işaretleri olan kişilere de ulaşmak için sağlıklı olabilir.

Öncelikle, okuma fırsatı bulamayanlar için özet olarak geçtiğimiz hafta ne yazdığıma değinelim: Yazı Crans Montana sürecinin çökmesi ile birlikte, “bütünlüklü çözüm” adına toplumsal muhalefeti baskılayan kesimlerin yaşadığı travmaya odaklanıyordu.

Çeşitli zirve dönemlerinde toplumsal muhalefeti medya gücü ile hipnotize ederek yapay umut pompalayan yaklaşımlarının, zirveler çöktüğü zaman da benzer şekilde ama bu kez umutsuzluk ve karamsarlık yolu ile tekrarlandığı söyleniyordu. Her iki tutumun da gerçekliği yansıtmadığı, halkın gündelik hayatından beslenmediği ve aslında bu kesimlerin halk ile gerçek bir bağlarının da olmadığı anlatılıyordu.

Bir de bu “bütünlüklü” barışçıların;  ayrılıkçı, şöven, milliyetçi çevrelerin varlığını kendi hata ve yıkımlarını görünmez kılmak için kullandıkları; halka “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” yolu ile sadece kendi tarzlarında bir barış mücadelesi yürütülebileceği mesajını verdikleri söyleniyordu.

Yazının sonunda ise, müzakerelerde yaşanan çöküşün, aynı zamanda bu tür bir barış mücadelesinin de çöküşü olduğu ve bu kesimlerin artık “kendi pratikleri ile yüzleşmesi gerektiği” söyleniyordu.

***

Yazıyı okuyan bazı dostlar, yazıda bulunan “Çöken, barış sevicilerinin halktan kopuk, kadınlardan kopuk, işçilerden kopuk, günlük sorunlardan kopuk, AB’den, BM’den fonlu barış anlayışıdır...” cümlesindeki AB, BM fonları eleştirisini daha önceleri hep statükocu, sağcı, ganimetçi, kafatasçı çevrelerden duyduklarını, BM-AB vb. kurumlardan fon almanın ne gibi bir sakıncası olabileceğini sordular.

Ayrıca bu dostlarla, yazıda bulunan “salt Kıbrıs sorununa odaklanıp günlük hayata odaklanmama” durumunun, son seçimlerde BY tarafından eleştirel destek almış olan Akıncı tarafından da yapıldığını; bu durumda BY’nin özeleştiri vermesi gerekip gerekmediğini de konuştuk.

Biraz daha derin düşünen arkadaşlar da, “müzakere süreçlerinde” kurulan destekleme platformlarına katılmayarak ve onlarca örgütün hep birlikte yayınladığı metinlere adını yazdırmayarak BY’nin tersten, Kıbrıs sorununun tamamen dışında ve salt gündelik meselelerle ilgili bir pozisyonda kalıp kalmadığını sorguladı.

***

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; fonculuk eleştirisi ile günlük hayattan kopuk olma durumunu bir problem haline getirmek birbirinden koparılamayacak bir bütünün parçalarıdır. Fonlar yolu ile “hayırlı işlerimizi” finanse etmek tutumu, bu “hayırlı işleri” yapacak kaynağı yaratmak için girilecek zahmetten kaçınmayı sağlar.

Aklınızda halk için, coğrafyamız için, geleceğimiz için çok önemli bir şey vardır, halk bundan fayda sağlayacaktır. Ancak bu “şey”i yapmak için para gerekir. Bu “şey”i yapmaya vakit ayırcak insanlar için para gerekir vs. Bu parayı bulmanın iki yolu vardır: Biri fon almak. Diğeri ise yapılacak “hayırlı iş”ten fayda sağlayacak halkla birlikte, bu işi organize etmek.

Birinci durumda teknik bazı bilgilere sahip olmanız veya bazı çevrelerden iyi referanslarınız olması yeterlidir. İlgili kurumlardan parayı alır işe başlarsınız. Sorumluluğunuz parayı veren kuruma ve bir de vicdanınıza karşıdır. İkisi çelişirse birinciyi tercih edebilirsiniz ve kimse sizden hesap soramaz. Kaldı ki kişisel vicdanınız da halkın gerçek sorunlarının nerede yattığına dair evrensel ve yanılmaz bir kriter değildir.

İkinci durumda ise durum biraz daha karışıktır. Halkın bir meseleyi desteklemesi için, o meselenin gerekliliğine ikna edilmesi gerekir. İkna bir süreçtir ve diyaloğu gerektirir. Bu diyalog sırasında planınıza hiç de “uzman” sayılmayacak insanların müdahalelerine katlanırsınız. Mükemmel planınız “cahil” halkın sorgulamasına, değişikliklerine ve bazen sizi anlamadıkları için reddedilmesine maruz kalabilir. En iyi durumda bile tüm halkın ikna edilmesi kolay değildir ve ikna edilen kadarının da bu meseleyi finanse etmeye imkanları çoğu durumda yeterli olmaz. Halkın size sunabileceği; günlük geçim derdinden ayırdığı çok kısıtlı bir maddi katkıdan, gönüllü ücretsiz emeğinden ve “hayır duasından” başka pek bir şeyinin olması nadirdir. Gönüllü ve ücretsiz emek ise, tam gün istihdam gibi rahatça akan bir süreç değildir. Kesik kesik, spontane ve planlanmayı gerektiren bir içeriktedir. Çünkü insanlar bu zamanı hali hazırda devam eden kendi yaşam mücadelelerinden ayırarak size sunmaktadır. Ve tüm bunların sürdürülebilmesi için, sizin de yaşamınızı devam ettirecek bir maddi gelire ihtiyacınız vardır. Kimi durumda, zaman ve para yaratmak ve bunu yaratmak için planlama yapmakla geçen zaman, “hayırlı iş” için ayırdığınız zamandan fazla olur. Üstelik süreç sürekli kesintiye uğrar, her aşamada muhataplarınızla iknaya dayalı diyalog içinde olmak zorunluluktur.

Kısacası, AB-BM fonları ile yürütülemeyen her iş, halkla diyalog içinde gelişmek zorundadır. Bu da sizi ister istemez günlük hayat meselelerini gündeminize alamaya zorunlu kılar. Tam tersinde ise, fonculuk pratiği sizi fon verenlerle diyaloğa ve onların sıkıntılarına empati yapmaya zorlar. Hangi yoldan yürürseniz, o yola uygun bir algı dünyası, refleks, pratik, karakter, eğilim geliştirirsiniz. Yaptığınız şeye dönüşürsünüz...

Fonculuk pratiğinin eleştirisi dünya solunun 1980’lerden beridir yürüttüğü ve devrimci solun çok uzun bir süreden beridir reddettiği bir şeydir. Fonculuğu sadece olumsuz sonuçları nedeniyle reddetmiyoruz. Halkı özne kılmanın yolunun onu ziyafet sofrasına değil, mutfağa davet etmekten geçtiğini bildiğimiz için reddediyoruz...

Bu reddedişimiz, “çözüm adına” fonlananlar kadar, “kktc’yi yaşatmak” adına TC’den gelen paralara yaslananlar için de geçerli. Çünkü özünde ikisi aynı şey. Ancak bu iki kesim tamamen farklı şeyler yapıyormuşçasına karşılıklı birbirini eleştirebiliyor.

TC’den gelen paralarla “hayırlı işler” yaptığını söyleyenler, AB-BM vs’den gelen paralarla “hayırlı işler” yaptığını söyleyenleri dışardan beslenmekle suçluyor. Kendileri nereden besleniyor? Benzer şekilde AB-BM fonlarına yaslananlar da statükocuları TC’den gelen paraların çoğunu kendi refahlarına ayırmakla suçluyor. Bu doğrudur ancak belki şu bilgiyi vermek iyi olabilir. Latin Amerikalı devrimcilerin ortaya koyduğu rakamlara göre AB-ABD kaynaklarından 100 birim olarak çıkan bir fonun, Latin Amerika halklarına ulaştığında miktarı ortalama 45 birim. Aradaki 55 birim proje koordinatörleri, uzmanlar, denetmenler vs gibi ara prosedürlerde buharlaşıyor. TC-kktc ilişkilerinden ne farkı var?

Bu durumda statükocuların eleştirisini yinelediğimiz iddiası havada kalmış olmuyor mu? Tam aksine, bizim yaptığımız dünya devrimci solunun somut deneyime dayalı eleştirisini benimsemek ve kendi pratiğimizi buna göre konumlandırmaktan ibarettir. Fonculuk eleştirisini bugüne kadar sadece ülkemizin statükocularından duymuş bir solcu varsa, dünya solunu pek takip etmediğini itiraf etmiş demektir.  

***

Bizim de günlük hayat meselelerine (trafik, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, dinsel gericilik vb) fazla odaklanıp Kıbrıs sorunu ile yeterince ilgilenmediğimiz eleştirisi ise iki noktada sorunludur. Birincisi Kıbrıs sorununun “Kıbrıs halklarının söz, yetki, karar, iktidar sorunu” olduğu, bu sebeple de bugün günlük meselelere hakim olan örgütlü bir halk mücadelesi ile çözülebileceği noktasıdır. Kıbrıs sorunu, halkın kendi günlük meselelerinde bir güç haline gelme pratiği olmadan halk açısından çözülemez. Sorun hukuki olarak çözülebilir, güvenlik, garanti, toprak, yönetim vs meseleleri bir şekle şemale getirilebilir. Böylece ABD’nin, AB’nin, TC’nin, Yunanistanın, kktc ve KC burjuvazisilerinin sorunu çözülmüş olur. Ama Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Elen halklarının sorunu çözülmüş olmaz. Bu da Kıbrıs sorununun bizim için devam edeceği anlamına gelir.

Trafik güvenliği, orman yangınları, kadın cinayetleri gibi günlük konuların çözümüne dair mücadele, Kıbrıs sorununun halk açısından çözümüne dair mücadeledir. İkisi arasında bir karşıtlık veya ilişkiden değil, iki sorunun aynı şeyin farklı görünümleri olduğundan bahsediyoruz. Bu “bütünlüklü çözümcülerle” aramızdaki ideolojik bir farktır. Bağımsızlık Yolu “Beleş Deniz” mücadelesini sosyalizm mücadelesi olarak görür; trafik sorununu da Kıbrıs sorunu olarak ve meseleyi siyasal, örgütsel, nesnel ve öznel faktörlerin gereğine göre her iki yönünden de tutabilir...

Halkın Kıbrıs sorunu ile değil de müzakere masasında konuşulanlarla ilgili olarak ise, “destek ve cesaret” eylemleri, örgü örme, mum yakma, adak adama gibi pratiklerimiz olmadığı doğrudur. Bugüne kadar bu pratikleri ortaya koyanların ne sonuçlar aldıklarını ise yaşayarak görüyoruz. Müzakere masasında konuşulanların halkı da ilgilendirdiği ise gerçekten doğru bir noktadır. Bunlara müdahale edebilmek için ise masadaki aktörler karşısında ciddiye alınacak bir güç olmak gerekir. Biz bunu halkın sorunları için halklar birlikte örgütlenerek yapmaya çalışıyoruz. Örgü örüp mum yakanları kimsenin ciddiye almadığı ise ortada...

***

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın pratiğinin yukarda sayılanlara uymadığı ve Bağımsızlık Yolu tarafından seçimlerde kendisine eleştirel destek verilmesinin bir özeleştirinin konusu olması gerektiği yönündeki düşünceye ise katılmıyorum.

Bağımsızlık Yolu Akıncı’yı olmadığı bir şey kılığına sokarak desteklemedi. Akıncı’nın kim olduğunu, geçmişte ne yaptığını ve gelecekte neler yapabileceğini net bir şekilde tanımlayarak, kısıtlarına yönelik eleştirilerini ortaya koyarak destekledi. Bunu yaparken birinci turda bir tanesi Akıncı olan iki adayı, ikinci turda ise Eroğlu’nun karşısında Akıncı’yı işaret etti. Akıncı’yı desteklerken, yanlış umutlar beslememesi için halka uyarıda bulundu. Daha altı ay önce “liderlere cesaret” vermek için çırpınanların, fütursuzca şişirdiği önemsemediği umutlar gibi... Akıncı’ya ilişkin tahlilerimizi, öngörülerimizi veya eleştirilerimizi değiştirmemizi gerektirecek hiçbir şey yaşanmamışken, neden özeleştiri vermemiz gereksin?

Halkın dişi ile tırnağı ile mücadele edip talep ettiği konulara bakalım: Bugün Maraş’ın açılması, Maronitlerin köylerine geri dönmesi, Aplıç ve Derinya kapılarının açılması gibi konular gündemdeyse; o makamda Eroğlu değil Akıncı oturduğu içindir. Din İşleri Değişiklik Yasası Meclis’e geri gönderildiyse, Eroğlu o imzayı atma şansını bulamadığı içindir. Koordinasyon Ofisi yürürlüğe giremediyse Akıncı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne sevk edildiği içindir. Kısacası bizim sokakta kurduğumuz örgütlülüğe köstek olmadığı sürece, Akıncı’nın o makamda oturmasının bizim için bir sakıncası yoktur. Eleştirel desteğimizi ilan ederken, göze aldığımızı ifade ettiğimiz olumsuzluklarının ötesine geçmediği, daha fazlasını yapmadığı sürece ortada özeleştiri yapmamızı gerektirecek bir durum da olmaz. Özeleştiri öngörülerin yanlış çıktığı noktada söz konusu olan bir sorumluluktur.

Utancını gizlemek, kendi pratiği ile yüzleşmemek için, dün çılgınca övdüğüne bugün en ağır hakaretleri yöneltmek, dün omuzunda taşıdığını bugün faşist ilan etmek ise; ya olguları nesnel bir şekilde göremeyen çocukça bir zihnin ürünüdür yada kendi arkasına saklanarak seçim çıkarları için zemin hazırlayanları gizlemeye çalışan kurnaz bir işbirliğinin...

Oysa sınıf mücadelesinde dostlar da düşmanlar da vardır. Ama dost olmayan herkesi düşman kategorisine koyanların, temsil ettikleri sınıfın çıkarlarını pek de akıllıca idare ettikleri söylenemez.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları