HER MÜSİBETTE BİR HAYIR VARDIR

Hatice İNTAÇ

Eskiden kaleme- kâğıda dokunmadan yazı yazılmazdı. Şimdi bu iki malzeme hayatımıza teknolojinin girmesiyle kullanım sıklığını azaltsa da ben yine de belli zamanlarda onlara olan sadakatimi sürdürüyorum. Meselâ corona nedeniyle evde kalmak durumunda olduğumuz bu günlerde markete göndereceğim gıda listesini kâğıt- kalem kullanarak hazırlıyorum ve çok sevdiğim eski bir dosta kavuşmuş gibi bundan da büyük keyif alıyorum. Teknolojinin avantajlarını tabii ki yadsıyamam; en basiti hazırladığım o listeyi yine onun kanalıyla anında markete gönderebiliyorum.

Kâğıdın yerini bilgisayar ve telefon ekranlarının, kalemin yerini de tuşların aldığı bu dönemde,  yazma alışkanlığı olanlar bir süre yazmaya ara verdiklerinde parmakları bu sefer de tuşların eksikliğini hisseder ve onlara dokunmadan rahat edemez. İnsan böyle bir varlık işte.. Kolaya erken alışıyor.  İşte ben de bugün kendimdeki bu alışkanlığı keşfettim; bilgisayarımı özledim. Özlemesine özledim de ne yazacağıma bir türlü karar veremedim. Genelde duygusal, nostaljik, edebi yazılar yazmaya alışkınım ama son zamanlarda dünyaya dadanan ölümcül bir virüs yüzünden yazılarımın konusu da ister istemez o konulara kayıyor; kaydıkça da içim kararıyor. Aydınlanmak ve huzur bulmak için yine eski tarzıma dönmek gereğini hissettiriyor ama virüs öyle çok etkilemiş ki hayatlarımızı; ondan vazgeçmek de mümkün olmuyor. O kadar bencil bir virüs ki bu; hep kendinden bahsettirmek istiyor ama yağma yok!.. Yettin artık be corona!.. Bugün seni ikinci plâna atacağım..

                                                             ******                                                  

Şafakla birlikte uyanmak, bazen istesem bile hiç vazgeçemediğim alışkanlığımdır. Bugün de öyle oldu ama merakla beklediğim o kuşun sesini ne yazık ki duyamadım. Daha düne kadar, diğer kuşların sesini bastıran; hangi kuşa ait olduğunu anlayamadığım güzel bir sesle uyanıyordum. Sanki yanına başka kuşları çağırırmış gibi ayni makamda uzun uzun ötüyordu… Bu daha önce duyduğum kuş seslerine hiç benzemiyordu. Yaşadığım bölge tenha ve ormanlık olduğu için hemen hemen bütün kuş seslerini tanıma şansım oldu ama bu farklı bir kuşun sesiydi. O kadar güçlü, güzel ve berrak ki ötüyordu ki,  bunun küçük bir kuş olduğunu sanmıyorum. Ses çok yakınımdaki koruluktan geliyordu. Belki görürüm diye gidip bakmak isterdim ama ürker kaçar veya  yeni yavrulamışsa yavrularını terk eder endişesiyle gitmedim. Değişik yerlerden ayni sesi günlerce duydum. Ama bugün yoktu. Belli ki gitmişti.

Bundan bir süre önce de yine sabahın erken saatlerinde bölgedeki tenha orman yolunda yürürken iki keklikle karşılaştım. Kekliği zaten tanıyordum ama ilk defa böyle yakın mesafeden salına salına yürüdüklerine tanık olmuştum.  Çok güzeldiler. Beni fark etmemeleri için olduğum yerde bir süre durdum ve onları izledim ama gözleri bana takılınca uçup gittiler. Sonradan öğrendim ki eskiden bu bölge çeşitli kuşların yaşam alanıymış. Hatta sadece kuşların değil başka hayvanların da mesken edindiği bir mekânmış. Eşekler bile varmış onların arasında.  Buralara evler yapıldıktan ve yerleşim başladıktan sonra çoğu bölgeyi terk etmek zorunda kalmış. Şimdi de insanların evlerine kapanması ve doğanın sessizleşmesiyle belli ki bu hayvancıklar eski mekânlarına dönmüşler.

Bu küçük örneklerden de anlaşılıyor ki insanın olduğu birçok yerde doğa kayba uğruyor, dünyada yaşama hakkı olan diğer varlıkların o hakkı kısıtlanıyor, tehdit ediliyor, yer değiştirmek zorunda bırakılıyor ve birçoğu da bu sebeplerle yok oluyor, yok ediliyor. Bu yüzdendir ki birçok hayvan türünün   nesli tükenmiştir.. Zarar gören sadece hayvan türleri mi?..  Ağaçlar, toprak, su, atmosfer de insanın verdiği zararlardan nasibini alıyor. Bugün inşaat alanı açmak için kesilen hektarca orman, yol ve tüneller için delinen, parçalanan dağlar, sanayiden yayılan sera gazlarının atmosfere verdiği zarar ve daha niceleri doğanın dengesini bozuyor.

 İnsanoğlunun yaşamı tabii ki doğadan sağladıklarıyla mümkündür ve doğayı kullanacaktır da ama onun kıymetini bilerek, dokusunu bozmayarak, kapasitesinden fazlasına zorlamayarak… Örneğin, yıllardır bütün dünya küresel ısınmadan bahsediyor. Bilim adamlarının bu konudaki öngörüsü, iklim sistemindeki ani, aşırı ve sert değişimlerin 30-40 yıl sonra dünyada tarım yapacak toprak, yaşanacak yeryüzü bırakmayacağı yönündedir. Bu zaman içinde dünyadaki canlıları en çok etkileyecek olumsuzluğun da su kıtlığı olacağı muhakkaktır. Yeryüzündeki tatlı su kaynakları zaten sınırlı  (% 2.5 civarında)  iken; bugün bile dünya ülkelerinin üçte birinde su olmadığı veya suya erişim zorluğu varken, kapıya dayanan küresel ısınma sonucu dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek…

Bu kısacık bilgiler ışığında Kasım ayının sonunda Çinde başlayan ve dünyanın her ülkesine yayılmış olan biraz da şu  covid-19 dan bahsedelim. Ama günahıyla sevabıyla… Kendiliğinden mi oluştu yoksa birileri tarafından mı üretilip dünyaya salındı? Bunlar tabii ki önemli konular ama beni daha çok insanlar üzerindeki etkisi şu anda daha çok ilgilendiriyor.
                               

                                                                 ******

Onun gelmesiyle tüm insanları bir korku bir panik sardı. Aylardır evlerimize kapandık. Bulaşmamak veya bulaştırmamak adına insanın insandan ürkerek kaçtığı bir döneme girdik. Alışageldiğimiz yaşantılarımızdan vazgeçmek zorunda kaldık. Ne zaman biteceğini bilmemenin bunalımlarını yaşıyoruz ama zorluklarına rağmen bu yeni hayatımıza da alışmaya başladık. Bir lâf vardır hani, der ki “ her musibette bir hayır vardır. Corona da bu anlamda insanlığa bir şeyleri korkuyla da olsa öğretti.  Son zamanlardaki hayatımızı düşününce neler öğrettiğini daha iyi anlıyoruz.

Meselâ toprağın ve suyun önemini ve onları korumamız gerektiğini öğretti. Eğer su olmasaydı bu virüsten korunmak için ilk şart olan ellerimizi neyle yıkayacaktık? Evlerimizin, çevremizin temizliğini neyle sağlayacaktık? Verimli toprak olmadan yiyeceklerimizi nasıl temin edecek; bağışıklık sistemimizi güçlendirecek sebze ve meyveyi nerden bulacaktık?

Soluduğumuz havanın hayati önemini ve atmosferi kirletmemek, yapısını bozmamak gerektiğini. Mutluluğun para pulla, mal mülkle ölçülemediğini sağlıklı nefes almanın her şeye bedel olduğunu öğretti

 

Ülkelerin en büyük zenginliklerinden birinin sağlık sistemi olduğunu, sağlığa yapılan yatırımın hiçbir zaman boşa gitmeyeceğini, sağlık çalışanlarının başkalarını kurtarmak uğruna ölümü göze alarak çalıştıklarını aklımızda tutmamız ve onların kıymetini bilmemiz gerektiğini öğretti.

 

Bu tür olayların dil, din, renk, zengin, fakir, torplli, gariban ayırımı yapmadığını ve herkese ayni oranda yakın olduğunu yani eşitliği öğretti.

 

İnsanın insana muhtaç olduğunu, karantina nedeniyle evden çıkamayanlar arasında yalnız yaşayanlar da bulunduğunu düşünerek konu komşuya yardım etmemiz gerektiğini yani yardımlaşmayı öğretti

 

İnsanların bu hastalığa yakalanmamak için birbirlerini korumak zorunda olduklarını yani dayanışmayı öğretti.

 

Kafelerin, restoranların kapanmasıyla sokaklarda aç, susuz kalan kedilerin, köpeklerin yardımına koşmayı yani empatiyi öğretti

 

Yaşanan tüm zorluklara, tüm acılara rağmen hayata tutunmak için kendimizi korumamız gerektiğini, yani kendimize inanmayı ve güvenmeyi öğretti.

 

Elimizdekilerle yetinmeyi ve israftan kaçınmayı; zor zamanlarımızda ruh sağlığımızı korumak için hobiler edinmeyi öğretti.

 

Acımasız olarak algılansa da; corona, otoriter bir öğretmen gibi insanlığa güzel bir hayat dersi verdi. Aşk olsun ona ve bu dersten pay alanlara….