“Üç sözden fazla değil, tüm ömrüm şu üç söz; hamdım, piştim, yandım”...

Hare Ergen

Çıkmaz ayın son çarşambası gibi düşündüm sevdiğim her ne varsa...

İçimde az da olsa kalan, sevgiye ve aşka dair, eskimeye yüz tutmuş duyguları, ölüm orucu ile bitirmeye karar verdiğimin ıssız bir akşamına  denk gelmişti gelişin...

Rast gelmişti...

Zamanlamanın bana bir işaret olduğunu daha sonraları anlayabildim...

Bazı anların hiç bitmemesini isterim, bu da sanki onlardan biri gibiydi...

İçimde az önce ölüm orucu ile bitirmeye karar verdiğim aşk kırıntılarını da böylelikle ertelemenin işe yarayacağını düşündüm...Sanırım ben de bir bahane arıyordum onları yok etmemek için...

Sıcak bir Ağustos akşamında, bahçede kokusu burnuma gelen incir  ve yaseminler arasında oturmuş seni beklerken biraz önceki karşılaşmanın neler getireceğini merakla düşünmeye başladım...  

Çok değil daha az bir zaman önce nedenini bilmeden bir türlü açamadığımz sevgi kapılarını hatırladım...Bizi üzen her ne varsa hatırladığımızı, fakat üzdüklerimizi ise hatırlamadığımızı...

Bu yüzden mi kapalı tuttuk aşk kapılarımızı?

Bunu itiraf etmemek, itiraf etmeyi de istememek, her defasında da insanın kendini haklı görüp sabun köpüğü gibi üste çıkmak istemesi...Mümkün olsa, sadece ayda yılda bir kez şöyle şu an yaptığım gibi kendimizle yüzleşsek...Yapar mısınız?

Bakışlarınızın, mimiklerinizin bile değişeceğini bilseniz?...

Yapar mıydınız?

Başka daha neler değişirdi bir bilseniz...

Aldığınız nefes, dokunuşlarınız, gülümsemeniz bile değişir...

Bir insanı insan yapan yaşadıklarının izleridir.

Aşklarımız, hırslarımız, egolarımız, bencilliğimiz, nefretimiz, günahlarımız...

Yaptığımız yanlışlıklar,

Üzdüklerimiz,

Hüzünlerimiz...

Günahlarımız...
Ve bir de başkalarının yüreklerinde bıraktığımız acıların gölgeleri, onların isyanları,  onların gözyaşları, kederli gözleri...

Üzdüğümüz insanlardan bize yansıyan çizgiler, bu çizgilerin çokluğu karşısında şaşırmak...

Çıkmaz ayın son çarşambası gibi düşündüm sevdiğim her ne varsa...

İçimde az da olsa kalan, sevgiye ve aşka dair, eskimeye yüz tutmuş duyguları, ölüm orucu ile bitirmeye karar verdiğimin ıssız bir akşamına  denk gelmişti gelişin... İçimde az önce ölüm orucu ile bitirmeye karar verdiğim aşk kırıntılarını da böylelikle yok etmeyip, ertelemenin işe yarayacağını düşündüm. İkimizde birbirimizi çok uzun zamandır bekliyor gibiydik...Birbirimize  baktığımızda göreceğimiz günah çizgilerinden belki de daha merhametli, daha sevecen, daha anlayışlı, daha insan olmayı öğrenme vaktimiz gelmişti...

Üzdüğümüz, sevgimizi esirgediğimiz insanların yüzlerini de görecektik birbirimizde...Bizimle birlikte sevinen, hüzünlenen yüzleri de…Sevdiklerimizi görebilecektik o seyrine doyamadığımız yüzlerimizde…

Ve belki de utanacaktık,

Ürkecektik kendimizden.

Yapabileceklerimizden ve yaptıklarımızdan…

Etrafımızdaki insanlara gösterdiğimiz merhametsizliği, sertliği, kabalığı, sevgisizliği, sadakatsizliği anlayabilecektik ve ne kadar büyük yaralar açtığımızı; başka ruhlarda ve başka hayatlarda…

Rast gelmişti...Gelişin...

Zamanlamanın bana bir işaret olduğunu daha sonraları anlayabildim...Bazı anların hiç bitmemesini isterim, bu da sanki onlardan biri gibiydi...

Seninle birlikte ruhumuzda ve kalbimizde biriktirdiğimiz sevinçlerin ve mutlulukların, sakladığımız günahların ve hüzünlerin arasında dolaşma vakti gelmişti...

Belki de zor bir gezinti olacak...Hiç planlamadığımız bir yolculuk…

Bir de bakarsın ki, birbirimize aşk ve tutkunun yanısıra, sevgi dolu, şefkat dolu, sabırlı ve hoşgörülü olarak döneriz...

Mevlana’nın dediği gibi hayat...Hayatım...“Üç sözden fazla değil, tüm ömrüm şu üç söz; hamdım, piştim, yandım”...