• BIST 94.297
  • Altın 244,755
  • Dolar 5,9353
  • Euro 6,6079
  • Lefkoşa 26 °C
  • Mağusa 26 °C
  • Girne 26 °C
  • Güzelyurt 25 °C
  • İskele 26 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 21 °C

Türkiye nasıl “indirildi”

Ediz TUNCEL

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurana kadar Ortadoğu’da Müslüman dünyası tamamen din sömürüsü üzerine dayalı bir şekilde şeyhlerin, şıhların, kralların çetelerinden oluşmuş, haritaları ve yerleşim alanları İngiltere, Fransa gibi sömürgeci ve emperyalist devletlerin hatlarını keyiflerine göre cetvelle belirlediği, bayraklarını 1920’li yılların meşhur İngiliz diplomatı Mark Sykes’in dizayn ettiği bir “garabetler ve kaos” dünyasıydı...

Öyle ki, Araplar resmen emperyalistlerin uşağıydı ve hem birbirlerini arkadan vuruyorlardı, hem de o zamanki Osmanlı İmparatorluğu’nu ve dolayısıyla da Türkleri habure arkadan vuruyorlardı.

Durum bugün de farklı değil, elbette...

Yüz yıl önceki emperyalist politika bildiğiniz gibi aynen Doğu Akdeniz coğrafyasında devam ediyor.

Peki Atatürk’le birlikte ne değişti ve bu değişimin sonucu ne oldu!!!

Bir kere Atatürk o zamanlarda da emperyalistlerin kullandığı din sömürüsü düzenini darmadağın etti, yıktı geçti, Arap kültürünün etkilerini sildi, emperyalistlerin ve uşaklarının sömürü düzenini kırdı,  on sene gibi kısa bir süre içinde laik, modern, çağdaş, üreten, dışa bağımlılığı sıfırlanan, dindar ama din sömürüsüne geçit vermeyen, her köşesine eğitim, üretim ve devlet eli götürülen bir ülke yarattı...

Kısacası, İslam dünyası için kusursuz bir Müslüman model ülke yarattı.

Emperyalistlerin ve uşaklarının asla hoşlanmayacağı, varlığına tahammül edemeyeceği bir ülke yarattı, bir düzen kurdu...

Peki emperyalistler neden Türkiye Cumhuriyeti’nin devamına izin verdiler?

Mecburiyetten, çünkü Atatürk sağken Türkiye’nin milli bütünlüğünü ve dirliğini bozmaya cesaretleri yoktu, zaten Atatürk’ün karşısında kurdukları askeri ve siyasi güç birliği yenilgiye uğramıştı, bir daha aynı rezaleti tatmaya hiç niyetleri yoktu...

Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra bu “model ülkeyi” darmadağın etmeye kalkışabilirlerdi, ona da 2. Dünya Savaşı engel oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arkasından ise Sovyet tehdidi ortaya çıktı.

Ancak savaşın kaderine hükmeden ve aslında savaşın kazananı da olan ABD o kadar hızlı davrandı ki, savaşın bittiği 1945 yılından 1950 yılına kadar geçen 5  yıllık kısa süre içinde dünya ticaretinin ve siyasetinin yarısını eline geçirdi ve keza Sovyet tehdidine karşı Yeşil Kuşak projesini de hayata geçirdi.

Neydi bu Yeşil Kuşak projesi? Kafası örümcek ağlarıyla örülmüş, din kisvesi altında sömürülmüş Müslüman toplumları din sömürüsüne daha fazla bağımlı hale getirmek, bunları Sovyet ve komünizm şeytanına karşı kışkırtmak, bu toplumları olabildiğince yozlaştırmak ve emperyalistlere karşı bağımlılıklarını sürdürülebilir kılmaktı...

Elbette Türkiye de bunun dışında kalamadı, çünkü Atatürk’ten sonra dirayetli, onurlu, vizyon sahibi siyasetçiler tarafından yönetilmedi...

Daha 1950’lerin başında iktidara gelen Adnan Menderes ve partisi Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından biri Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış ve Türkiye’nin her köşesine medeniyet, eğitim ve üretim götüren köy enstitülerini kapatma, onların yerine gün gele din sömürüsünün tavan yapacağı din eğitimi veren okulları ve Atatürk döneminde kapatılan abuk subuk tekkeleri, zaviyeleri bilmem neleri yeniden hayata geçirmek oldu...

Böylece Amerika’nın ve emperyalist yandaşlarının Ortadoğu bölgesindeki hedeflerinin önündeki en büyük engelin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kale duvarları içten fethedilmeye başlanmış oldu.

Soğuk savaş dönemi, darbeler, Ortadoğu bölgesinde birbiri ardına peydahlanan terör örgütleri, Arap-İsrail savaşı, Petrol İhraç Eden Ülkeler örgütü OPEC’in kuruluşu, Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türk diplomatları hedef alan terör eylemleri, Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar arasında organize işlerle çatışmaların başlatılması filan derken Türkiye’nin bir köşesinde de ilkokulu bitirecek kadar kapasiteye sahip olamamış sümüklü bir imamın da din sömürüsüyle nerdeyse peygamberlik mertebesine ulaştırılmasının, zır cehaletin çağdaşlık ve laikliğin önüne geçmesinin,  ve keza,  arkasına Türkiye nüfusunun nerdeyse yarısının takılmasının ve vahşetin daniskasının yaşandığı Arap Baharı denen rezillikler sürecinden sonra Yeşil Kuşak projesinin son perdesinin  Türkiye’nin tepesine indirilmesinin da yolu açılmış oldu...

İşte o FETÖ dedikleri olayın tarihçesi bu kadar basittir.

Dünyanın hiçbir yerinde bizim coğrafyadaki kadar terör örgütü türetilmemiştir, hepsi de tartışmasız bir şekilde Amerika ve emperyalist destekçilerinin ürünüdür.

Bugün hedef Türkiye’nin güneydoğusunda Amerikan uydusu bir Kürt devletçiği kurmaktır ve Amerika dünyanın gözünün içine baka baka, bölgeden topladığı işsiz güçsüz avara Kürtleri silah altına alarak ve her türlü lojistik desteği de vererek bir ordu oluşturmaktadır.

Kürtler için ise kökeni ta elli sene öncesine dayanan hayali bir düşman yaratılmış ve adına Türkiye denmiştir, öyle ki, Kürtler o hayali düşmanla savaşacak ortama sokulmuş, savaş başlatılmış, hayali düşman gerçeğe dönüştürülmüş, emperyalistlerin çıkarları ve silah ve uyuşturucu kaçakçılarının da rantı tıkır tıkır yürümeye başlamıştır. 

Diğer taraftan, bölgede Rusya’nın siyasi, ekonomik ve askeri yönden son kalesi olan Suriye’nin rejimini de alaşağı etmek için özel çaba sarfetmektedir, ancak bu çaba Rusya’nın karşı atağıyla sonuçsuz kalmaya da mahkumdur.

ABD’nin aleni şekilde desteklediği PKK ve uzantısı PYD bölgede ABD’nin çıkarlarını koruyacak maşa olmaya daha uzun bir süre adaydırlar, son kullanım tarihleri öyle kolay kolay gelmeyecektir.

Peki Türkiye açısından çözüm nedir, ya da neydi diyelim?

Eğer Türkiye’nin çapsız çupsuz siyasileri iç tribünlere oynamasa, şahsi rant peşinde koşmasa ve ABD’nin emperyalist gücüne karşı bir denge unsuru olarak oluşturulmuş olan Avrupa Birliği’ne Türkiye’yi sokabilselerdi, bugün herşey bambaşka olurdu.

Avrupa Birliği’ne girmiş olan bir Türkiye’de PKK, PYD, IŞİD, FETÖ gibi Amerikan uşaklarının terör estirmesi öyle pek de kolay olmazdı, çünkü Türkiye’ye karşı yapılacak her eylem Avrupa Birliği’nin bütünlüğüne karşı yapılacak bir eylem sayılır ve gereken cevap da verilirdi.

Türkiye politikacılarının kara mizah dergilerindeki karikatürlerin tavırlarını aratmayan tavırları ve Türkiye’nin her köşesini esir almış, hergün gazete manşetlerinden inmeyen toplumsal şiddet olayları, cinayetler, tecavüzler, istismaslar, rant, haraç rüşvet hikayeleri, komplolar, kumpaslar gibi olaylar da Türkiye’nin karizmasını fena halde çizmiş, dışarda zerre kadar saygınlığını bırakmamıştır.

Eğer bütün bu kepazelikler Türkiye’de yaşanmasaydı, Türkiye’nin politikacılarının, politik söylemlerinin ve uygulamalarının  ve keza  toplum yapısının belirgin bir düzeyi ve saygınlığı olsaydı, PKK, IŞİD bilmem ne gibi çapulcular sürüsünden oluşan terör örgütleri yine kendilerine zemin bulamazlardı veya bulmakta çok zorlanırlardı...

Çünkü bugün sözde bağımsızlık için terör estiren emperyalizmin uşaklarına destek verenler çağdaş, laik, demokratik ve üreten bir devlet ve emperyalist uşağı teröristler arasında bir tercih yapmak zorunda kalırlardı...

Tercihleri de elbette çapulcu sürüsü olmayacaktı.

İşte Türkiye’yi “indiren” ve bugün bütün maddi ve manevi değerlerinin mahvedilmesine yol açan bu ayrıntı “cık” lardır...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları