Ben Kıbrıslıyım

Oya GÜREL

Bugün, sizlerle çok eskiden yazdığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum... ...Herkes ahkam kesiyor......çözülecek mi, çözülmeyecek mi? Senaryolar, planlar vesaire vesaire... Bu da onlara benden küçük bir mesaj işte... Hem de yaşanmışından....... Ben Kıbrıslıyım...Andrulla’ya “Ay-Yıldız, Haç Öpmece” oynamak istiyorum Yangının geride bıraktığı kokuyu sevmiyorum... Hellim ve norun kokusunu da... Camileri Kliseleri de sevmiyorum... Hele, iki yanı ağaçlıklı okul yollarını görmek bile istemiyorum... Küçük sahil kasabalarındaki bakkal dükkanlarının asma katlarını da. Sinema salonları ürkütüyor beni...Gişecinin masasındaki tuvalet kağıdı rulosu da!... Ben, Kıbrıslıyım... Doğma-büyüme değil, “büyüme” Kıbrıslı... Doğma-Büyüme Kıbrıslı babam, Macar-Bulgar kırması anamı, İstanbul’da üniversite öğrencisiyken tavlayınca ben gelmişim dünyaya, 40 yılda bir Tuna nehrinin buzullarını Marmara’ya saldığı bir gecede... Benden önce anamın adı, dini değişmiş “Kıbrıslı Türk” babama layık olmak için... Ama biz Kıbrıslıların işi baştan komik. O yıllar adacığımız henüz İngiliz’in orospusu... Anam babama uymak içim Kraliçeye bağlılık yemini edip sonradan aldığı Türk vatandaşlığından çark etmiş, O bugün hala “İngiliz vatandaşı”.. Babamsa o günden bu güne kır beş uyruk değiştirdi...Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı, Otonom Türk Yönetimi Yurttaşı, Kıbrıs Türk Federe Devleti vatandaşı...son olarak da KKTC vatandaşı...Bundan sonra, Federal Kıbrıs Devletinin yurttaşı olmak gönlünde yatan ama bakarsınız bir gün eline birileri bir pasaport tutuşturur o istemese bile, “doğum yeri” hanesinde, “Kıbrıs ilçesi” yazan... Ben, Kıbrıslıyım... Doğma-büyüme değil, büyüme Kıbrıslı... 1958 yılında dört buçuk yaşında bir bebeyken anamla birlikte bir Wycount uçağına binip geldik buralara... Ne o biliyordu, “yeşil ada” denilen yerin ne mene  bir şey olduğunu ne de aklı hala İstanbul’daki kapıcımızın oğlu Yeşil Ahmet’te olan ben... Bize bir yıl sonra katılacak olan babam bile umurumda değildi... Yeşil Ahmet’in apartmanımızın bordum katında evcilik oynarken bana ekmeğin arasında verdiği  “soğanın o bal tadındaki cücüğündeydi aklım” Ben, yangının geride bıraktığı kokuyu sevmiyorum... Yeşil Ahmet’in de, soğanın cücüğünün de o güzel kokularını bir gecede benden alıp götüren o kokuyu sevmiyorum... Kıbrıs’ta ilk gecem... Lefkoşa’daki Ay Lukas semtinde daracık bir sokağın ucundaki iki katlı dar, küçücük bir evdeyim. Babaannem, dedem ve koca bekleyen halamla tanışıyorum... Babaannem bana hellim ve nor ikram ediyor... Yemeden önce kokluyorum... Birden peynirlerin kokusuna alev kokusu karışıyor ve dedemin telaşı... Yıl 1958... Kıbrıs henüz İngiliz’in orospusu... Ama her şey birbirine karışmış...Rum’lar İngiliz’e baş kaldırmış “bağımsızlık” diye ama dertleri anavatanlarına bağlanmak...İngiliz Türkleri onlara karşı kullanıyor ama bir yandan da Türkler’in gönlünde “taksim”. Herkes birbirine girmiş...Ve bu karmaşanın içinde, “Rumlar’a dersini vermek isteyen” birileri, bir tek Rum’un dahi yaşamadığı bizim mahallede, evimizin bulunduğu 1.5 metrelik yolun tam karşısındaki kiliseyi ateşe veriyor. İmam dedem, elinde kovayla kilisedeki yangını söndürmeye koşuyor... Ben, ne yangının kokusunu seviyorum, ne de hellimle norun kokusunu...Ne oncacık yaşımda düşmanlığın aleve dönüşüp sardığı kiliseyi, ne de onun karşıtı camiyi seviyorum... İki yanı ağaçlıklı okul yolları ürküntü veriyor bana... Çünkü 1963 yılında soğuk bir kış sabahı o yolda karşılaşmıştım, “geliyorlar...bizi öldürecekler” diye bağıran, suratı patlıcan moruna dönmüş adama bu kez Larnaka’da... Kim? Mağusa’dayken, “Oya’mmu bu gallo mezedesten bir lokma almadan ben akşama başlamam diyen yan komşumuz Yorgo amca mı, yoksa şimdi karşımızda oturan Andrulla’nın bana her sabah şeker veren ağabeyi Kostas’mı? Daha bir gün önce bahçelerimiz ayıran telin öbür yanında eliyle ay-yıldız işareti yapıp öpen Andrulla mı beni öldürecek olan? Ama yüzü patlıcan moruna çalan adam öyle diyordu, ben iki yanı ağaçlarla dolu yoldan okuluma gitmek için yola çıkmışken... “Öldürecekler” Kaçtık...Çünkü Yorgo amca ve Kostas abi değil ama başka birileri ellerindeki silahlarıyla evimizin önünden geçmeye başlamıştı ve pencerelerimiz sıkı sıkı kapanmıştı kaçıştan önce bizi görmesinler diye... Kasabanın içindeki Bir bakkal dükkanı’nın asma katına sığındık 10 mahalleden gelen kadın ve çocuklarla birlikte...Ağlama sızlanmalar... “Kocam...oğlum...babam” diye bağıranlar... “Sevgilim” diye kimse yakınmıyor...O yıllarda sevgili sahibi olmak orospulukla denk... “Önce elektriğimizi, sonra bizi kesecekler” diye sızlanıyor bir kadın...ardından bir bebe ağlıyor açlıktan...korkuyorum...kadınların arasında daha fazla kalmak istemiyorum...nasıl olduğumuzu görüp babama anlatmak için gelen mücahit abinin üzerine öyle bir asılıyorum ki çaresiz götürüyor beni hastaneye döndürülmüş “cennet sinemasına” Bu yüzden küçük sahil kasabalarındaki bakkal dükkanlarının asma katlarını da sevmiyorum... Babam doktor... Acaba kadın doğum dalını seçerken, patlamış karaciğerleri, dışarı uğramış bağırsakları dikmek zorunda kalacağını düşünmüş müydü hiç... Daha bir hafta önce “Julius Cesar” filmini izlerken, içime birden ölüm korkusunun dolduğu “Cennet sineması”nın sandalyelerinde sıra sıra ölüler yatıyor şimdi... Sinema salonları ürkütüyor beni... O tatlı amca taze doktor...silah seslerini duydukça eli gişecinin masasındaki tuvalet kağıdı rulosuna gidiyor ama alamıyor...Kağıt, el bombalarının arasında çünkü... el bombalarına dokunmak istemiyor... Amcanın bir türlü ulaşamadığı gişecinin masasındaki tuvalet kağıdını da sevmiyorum... Ben Kıbrıslıyım... Savaşla, kanla, silah sesleriyle. Ölüm korkusu, gelecek kaygusuyla büyüdüm... Ne zaman Andrulla elleriyle ay yıldız işareti, ben de buna karşılık haç yapıp öpmek istemişsem, birileri gelip ellerimize balyozlarla vurup birbirimizden uzaklaştırmaya çalıştı hep... Kimse tanımıyor beni...“Yavrum” diyen “anam” bile... “Kıbrıslıyım” diyorum var olmak için, “yoksun” diyorlar... “Anam”ın gözünde, “dilenci, tembel, İngiliz piçi, gavur tohumu”, dünyanın gözünde, “İşgal edilmiş bölgede yaşayan asi.” Oysa istediğim, çocuklarımın bahçemdeki telin öte yanındaki çocuklarla “ay-yıldız, haç öpmece” oyunlarını izlemek... Ben buzukiyi dinlerken, Andrulla’nın evinden gelen udun sesine kulak vermek, noru, hellimi yangın kokusuna bulamadan yemek, sinema salonlarına girdiğimde sıralara yatırılmış ölüleri anımsamamak... Bir kez daha, Gâvur Kayaş’ına gidip Afrodit’in köpükler arasından yeniden doğuşunu beklemek ve başkalarının bana ne dediğine bakmadan, ne olmamı istediklerine aldırmadan, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum... “BEN KIBRISLIYIM!...”