24 Eylül 2026’da Kanal T’de Aytuğ Türkkan’ın sunduğu Manşet programında adaylık sürecini, Türkiye ile ilişkileri, koalisyon tartışmalarını ve kamu maliyesinin geleceğini konuştuk. Konular farklı başlıklara uzansa da hepsinin merkezinde aynı ihtiyaç vardı. Kıbrıs Türk halkının iradesini yönetime taşıyan, sorunları bütünlüklü bir programla ele alan ve yaptıklarının hesabını ölçülebilir sonuçlarla veren bir anlayışa ihtiyacımız var.
Sorumluluk alma zamanı
Aktif siyasetin ardından iş hayatına yoğunlaşmış olmak, ülkenin sorunlarından uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Bu süreçte yaşananları izledik, kendi alanlarımızda çalıştık, yeni tecrübeler edindik. Bugün gelinen aşamada katkı sunabilecek herkesin taşıdığı bir sorumluluk bulunuyor.
Adaylık konusuna bakışım da buradan şekilleniyor. Ülkenin birikime, emeğe ve özveriye ihtiyaç duyduğu bir dönemde, yapılabilecek katkıdan kaçınmamak gerekiyor. Kamu yönetiminde ve özel sektörde edinilen tecrübelerin toplumun yararına değerlendirilmesini önemsiyorum.
Geçmişin tecrübeleri çalışma biçimimizi de olgunlaştırıyor. Ortak hedefler doğrultusunda, parti yönetiminin vereceği görevler çerçevesinde ve birlikte çalışma anlayışıyla katkı sunmak, önümüzdeki döneme ilişkin yaklaşımımın temelini oluşturuyor.
Halkın iradesi yönetimde karşılık bulmalı
Son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeler, toplumun kendi iradesinin etkisini sorgulamasına yol açtı. Kurultaylarda ortaya çıkan sonuçlar, değişen hükümetler ve halka yeterince açıklanmayan süreçler, seçmenle yönetim arasındaki güven bağını aşındırdı.
Halkın beklentisi son derece açık. Sandıkta yetki verdiği insanları sorgulayabilmek, denetleyebilmek ve gerektiğinde değiştirebilmek istiyor. Seçilmiş yöneticilerin öncelikle kendisine karşı sorumluluk hissetmesini bekliyor.
Bu beklentiyi yalnızca tepki oyu kavramıyla açıklamak yetersiz kalır. Burada kendi geleceğinde söz sahibi olmak isteyen bir toplumun olgun tavrı var. “Buradayız, varız, irademiz dikkate alınsın” diyen bir halkın talebi var.
Siyasetin görevi, bu talebi güvenilir bir yönetim pratiğine dönüştürmektir. Sandıktan alınan yetki; katılımcılık, şeffaflık ve hesap verebilirlikle her gün yeniden anlam kazanmalıdır.
Türkiye ile sağlıklı ilişkiler ve ortak çalışma
Türkiye ile sağlıklı ilişkiler, Kıbrıs Türk halkının geleceği açısından büyük önem taşıyor. Bölgesel gelişmeler bu ilişkinin değerini daha da artırıyor. Aynı zamanda halkımızın iradesinin, kurumlarımızın yetkilerinin ve ülkemizin ihtiyaçlarının ortak çalışmalarda güçlü biçimde temsil edilmesi gerekiyor.
Geçmişte su konusunda yürüttüğümüz çalışmaların özü buydu. İhalenin nerede açılacağı, yönetimin hangi kurum tarafından yürütüleceği ve belediyelerin sisteme hangi koşullarda katılacağı, doğrudan kamusal sorumlulukla ilgili konulardı. Bu başlıklarda görüş ortaya koymak, çözüm üretmenin ve sağlıklı bir ilişkinin gereğiydi.
Önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyduğumuz yaklaşım da budur. Hazırlığını yapan, ne istediğini bilen, kendi kurumlarının sorumluluğunu üstlenen ve Türkiye ile birlikte çözüm geliştiren bir yönetim.
Böyle bir yaklaşım, karşılıklı güveni güçlendirir. Sorunların masa başında çalışılarak olgunlaştırılmasını, kamuoyuna açık ve anlaşılır biçimde sunulmasını sağlar. Türkiye ile ilişkilerde yeni bir sayfanın içeriğini de bu ciddiyet doldurabilir.
Koalisyon hesabından önce halkın vereceği karar
CTP ile UBP arasında kurulabilecek bir koalisyona kişisel olarak soğuk bakıyorum. Bu yaklaşımımın arkasında geçmiş hükümet tecrübesi ve bugün yaşadığımız sorunların oluşumunda UBP yönetiminin taşıdığı sorumluluk bulunuyor.
Geçmiş ortaklık döneminde reformların gerektirdiği sorumluluğun yeterince paylaşılmadığını gördüm. Eğitim taşımacılığında harcamaları izleyebilecek, teknolojiden yararlanacak ve kaynak kullanımını iyileştirecek bir sistem önerirken karşımıza sürekli yeni harcama talepleri geliyordu. Ortak bir mali çerçeve içinde hareket etmekte ciddi güçlükler yaşanıyordu.
Bugün halk değişim istiyor. Yönetimin denetlenmesini, yapılanların hesabının sorulmasını ve yeni bir anlayışın işbaşına gelmesini bekliyor. Seçim öncesinde ortaya atılan büyük koalisyon önerilerini bu beklentiyle birlikte değerlendirmek gerekir.
Elbette seçim sonrasındaki kararları sandığın ortaya çıkaracağı tablo çerçevesinde yetkili parti organları verecek. Ancak mevcut yönetimde sorumluluk taşıyan partilerin dışında oluşacak bir hükümetin, değişim ve denetim talebini daha güçlü karşılayabileceğine inanıyorum.
Olgun Amcaoğlu, Sıla Usar İncirli’nin açıkladığı vizyonu beğenmişse UBP’den istifa etsin, CTP’ye üye olsun ve bu vizyona katkı sağlasın. Bugünkü UBP’nin bu vizyona katkı yapabilecek bir durumda olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten katkı sunmak istiyorsa, CTP’ye katılıp her üye gibi karınca kararınca çalışması, UBP–CTP koalisyonu önermekten çok daha gerçekçi bir yoldur.
İrade, program ve ölçü
Yıllardır konuşulan sorunların çözülememiş olması, toplumda haklı bir güvensizlik yarattı. Eğitimde, sağlıkta ve kamu hizmetlerinde verilen sözlerin ne kadarının hayata geçeceği sorgulanıyor.
Bu güvensizliği aşmanın yolu üç temel unsurdan geçiyor. Sorunları çözme iradesi, uygulanabilir bir program ve sonuçları takip etmeyi sağlayacak ölçütler.
Bir şirketin kuruluş süresi ne kadar kısalacak? Vatandaşın kamudaki işlemi kaç günde tamamlanacak? Sağlık hizmetlerine erişim nasıl iyileşecek? Eğitimde atılan adımlar hangi sonuçları üretecek?
Bu soruların karşılığı somutlaşmalıdır. Reformların takvimi açıklanmalı, belirli aralıklarla hangi aşamaya gelindiği halka sunulmalıdır. Gecikmelerin nedenleri paylaşılmalı, ihtiyaç duyulan düzeltmeler toplumun katkısıyla yapılmalıdır.
Program, uygulama sırasında öğrenen ve güncellenen bir yapıya sahip olmalıdır. Böylece seçmen, verdiği yetkinin nasıl kullanıldığını düzenli olarak izleyebilir.
Sorunlar birbirine bağlı
Sıla Usar İncirli’nin kamuoyuyla paylaştığı yaklaşımın en önemli yönlerinden biri, bütünlüklü program anlayışıdır.
Mali sorunlar kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Üretimdeki yetersizlikler, kayıt dışılık, kamu hizmetlerindeki aksaklıklar ve yönetim zaafları bütçeye yansıyor. Bütçedeki bozulma da sağlık, eğitim ve sosyal destek kapasitesini daraltıyor.
Bu nedenle yalnızca borca odaklanarak kalıcı bir çözüm üretmek mümkün olamaz. Borcu doğuran ekonomik ve yönetsel koşulların da değişmesi gerekir.
Sorunlar birbirini etkiliyorsa çözümler de birbirini tamamlamalıdır. Kamu yönetimi, üretim, maliye ve sosyal politikalar aynı hedef doğrultusunda ilerlemelidir. Enkazı ayağa kaldıracak yaklaşımın özü budur.
Mali disiplinin toplumsal temeli
Maliye bir sosyal bilim alanıdır. Alınacak kararların insanların yaşamına nasıl yansıyacağını hesaba katmadan kamu maliyesini sağlıklı biçimde yönetemeyiz.
Gelirleri artırmak, giderleri dengelemek ve borcu yönetmek zorundayız. Bu adımların hangi toplumsal kesimleri nasıl etkileyeceğini de açıkça değerlendirmeliyiz. Düşük gelir gruplarının korunması, kamu hizmetlerine erişimin güçlendirilmesi ve sosyal diyaloğun işletilmesi, mali programın ayrılmaz parçalarıdır.
Nüfus ve vatandaşlık politikalarında da bu bütünlük önem taşıyor. Vatandaşlık uygulamalarına ilişkin düzenleme ihtiyacıyla birlikte, ülkede yaşayan insanların insanca yaşam koşullarını gözetmek gerekiyor. Türkçe bilmeyen çocukların eğitim sistemine katılabilmesi için kamusal hazırlık olanakları geliştirmek, bu sorumluluğun somut örneklerinden biridir.
Toplumun ihtiyaçlarını göz ardı eden bir mali yaklaşımın uygulama gücü zayıflar. Kalıcı iyileşme, toplumla birlikte kurulan ve adil biçimde paylaşılan bir çabayla sağlanabilir.
Borcu yönetmek ve mali güvenceyi kurmak
Borçlanarak günlük harcamaları karşılama anlayışının bir sınırı var. Seçimi kim kazanırsa kazansın, kamu maliyesindeki bu yapıyla yüzleşmek zorunda kalacak.
Önümüzdeki dönemde kısa vadeli borcun orta vadeye yayılması için çalışılması, bütçe açığının aşamalı olarak azaltılması ve gelirlerle giderler arasında sürdürülebilir bir denge kurulması gerekiyor.
Bunun için açık bir yol haritasına ihtiyaç var. Gelir artışının ne kadarı ekonomik büyümeden, ne kadarı kayıt dışılıkla mücadeleden sağlanacak? Harcamalarda verimlilik nasıl artırılacak? Borcun vadesi ve maliyeti nasıl yönetilecek? Her adımın takvimi ve beklenen sonucu ortaya konmalıdır.
Geçmişte üst gelir grubundaki bazı ödemelerin küçük bir bölümünde yaşanan birkaç günlük gecikmeyi yıllarca siyasi propaganda malzemesi yapmak, bugünkü borç yüküne çözüm üretmiyor. Bugünün sorumluluğu, insanların gelirlerini ve kamusal hizmetleri güvenceye alacak ciddi bir mali yönetim kurmaktır.
Türkiye ile birlikte oluşturulacak orta vadeli çerçeve, güçlü bir hazırlık ve toplumsal destekle uygulanmalıdır. Mali güvence ancak böyle inşa edilebilir.
Denetim sürekli olmalı
Halkın hesap sorma talebi karşılık bulmalıdır. Sayıştay raporlarına yansıyan bulguların ve hukuki süreçlerin gerektirdiği incelemeler sağlıklı biçimde yürütülmelidir.
Aynı zamanda geleceğe dönük, sürekli çalışan ve usulsüzlükleri önlemeyi amaçlayan denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Bu mekanizmalar, hangi parti yönetimde olursa olsun aynı kurallarla işlemelidir.
Önümüzdeki dönemin başarısı, halkın iradesini bu kurumsal yapıya dönüştürebilmemize bağlı. Güven veren bir yönetim, bütünlüklü bir program ve ölçülebilir sonuçlarla ülkeyi yeniden ayağa kaldırabiliriz. Sorumluluk almaya hazırlanırken esas aldığım anlayış budur.