Ağustos yakın tarihimizde hiç de hoş olmayan olayları barındırıyor… 18 yıl önce bir gazeteci olarak tanıklık ettiğim olaylar bugün gibi hala gözlerimin önünde… Derinya’da yaşananlardan söz ediyorum… Kitlesel cinnetten… Motosikletli fanatik Kıbrıslı Rum gençlerin eylemleriyle başlamıştı her şey… “Sınırı delecekler” denmişti… Ayşe’nin tatile çıkması için verilen komutla başlayan ikinci harekâtı protesto edeceklerdi… O günlerde oradaki olaylara tanıklık edenler, hayatları boyunca görüp görecekleri en büyük kitlesel cinnetin de tanığı oldular… Sınırı çizen dikenli tellerin her iki yanındaki cinnete… Binlerce öfkeli motosikletlinin sınıra doğru ilerleme teşebbüsleri korkutucuydu evet… Ama ya ölümler? Daha doğrusu cinayetler? Alev gibi yakan Ağustos güneşi, vıcık vıcık ter ve tozun kana bulanarak cehenneme çevirdi Derinya’yı… 8 Ağustos’ta inanılmaz bir kalabalığı yararak sınıra yaklaşmaya çalışıyorduk gazeteci arkadaşlarla… Sanki bir meydan savaşı vardı Derinya’da… Bağırışımalar, çığlıklar, ellerine geçirdikleri sopalar, demirler, kazma-kürek hatta silahlarla sınıra doğru koşan binlerce insanın havalandırdığı kesif bir toz bulutu, karmaşa, kaos… Her kafadan bir ses çıkıyordu… Savaş ilan edilmişti sanki… 20. yüzyılın son çeyreğinde meydan muharebesine koşuyordu insanlar… Tüm sesler birleşip uğursuz bir uğultuya dönüşmüştü… O uğultunun arasından “vur”, “gebert” gibi sözcükler fırlıyordu zaman zaman… Zorlukla yaklaştığımız sınırdaki bir binaya tırmandığımızda gördüğümüz manzara inanılır gibi değildi… Tozun dumanın arasından inip kalkan sopaları ve görebiliyorduk ancak… 1 saniye mi, bir dakika mı, bir saat mi, bir ay mı, bir yıl mı, yoksa bir asır mı geçti o tozun dumanın dağılması için? Hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, sonradan adının TasosIsaak olduğunu öğrendiğim bir insanın yerde kanlar içerisinde yatarken, ellerindeki kanlı sopaları muzaffer bir edayla sallayarak “cenk meydanını” terk eden bir güruh… Donup kalmıştık gözlerimizin önünde yaşanan bu kitlesel cinnet karşısında… Bu nasıl bir öfke, nasıl bir ruh haliydi ki kırılan kemiklerin çatırtısı, o korkunç acıyla atılan çığlıkları hiç umursamadan öldürene kadar inip kalkmıştı sopalar, demirler? Ardından 14 Ağustos geldi… Bu kez Isaak’ın öldürülmesini protesto etmek için aynı yerde toplandı motosikletliler… Ve onları karşılamaya gelenler de sınırın öte yanında… Yine sınırın hemen yanı başındaki bir binanın çatısından izlemeye çalışıyorduk olayları… Motosikletlilerin öfkesi büyüktü, korkutucuydu… Ardı arkası kesilmeyen bir taş yağmuruna tutmuşlardı, tellerin Kıbrıs Türk tarafındakileri… İrili ufaklı taşlardan bizler de nasibimizi alıyorduk… Taş yağmuru hafiflediğinde arada başımızı siper aldığımız çatıdaki merdiven evinin duvarından uzatıp bakıyor, tekrar şiddetlenince hemen duvarın ardına geçiyorduk Sonra birden bire silahlar patladı… Önce tek bir atış, ardından bir salvo… Silah sesleri kesildiğinde taş yağmuru da durmuştu… Saklandığımız yerden çıkıp çatının kenarına gittiğimizde onu gördük… Hala tırmanmaya çalıştığı bayrak direğinin üzerindeydi… Hala iki eliyle sımsıkı sarılmıştı direğe… Gözlerini gördüm… Şaşkındı… Yavaş yavaş aşağıya doğru sıyrıldı ve direğin yanı başına toprağa yığıldı. Onca silah sesine karşın, “ölmemiştir… Eminim ki plastik mermi falandır” diye safça düşünceler geçirip duruyordum kafamdan hala… Sonra aynı filmlerde gördüğümüz gibi, başının altındaki toprakta simsiyah bir göl oluşmaya başladı… Öyle çoktu ki kan, o çorak toprak daha çekemeden büyüdü, büyüdü… Ben hala gözlerimin önünde bir insanın öldürülüşünü gördüğüme inanamıyordum… Tam 18 yıl geçti üzerinden… O kanlı görüntüler bugün gibi hala gözümün önünde, kafamın içinde… Çok şey söylendi ardından… Yaşananları haklı çıkarmak için… Bayrak, vatan, millet, Sakarya, kan, barut, irin… Benim için tek gerçek ise, iki insanın gözlerimin önünde öldürülmesi oldu…