Dedikodu…

Ayşegül Garabli

Dün gece Dr. Bülent Dizdarlı’nın “Bir doktoru nasıl kaybettik”  yazısını göz yaşları içinde okudum.

Mecazi anlamda değil, gerçekten okurken göz yaşlarımı tutamadım.

Çünkü hikaye o kadar tanıdıktı ki.

Belki de tanıdık olan hikaye değil, yaşattığı isyandı.

Ya da hikayenin oluş biçimi.

Hangimiz benzer bir olaya tanık olmadık ki?

Hangimiz, bu ülkenin değerlerinin yitirilişine seyirci kalmadık ki?

Ya da bir gencin geleceğinin ellerimizden kayıp gidişine.

Kaç istifaya, kaç göçe, kaç ölüme, kaç geleceğin kararmasına neden olmadı ki bu kahrolası toplumsal hastalığımız.

Bu dedikodu merakımız ve bu dilimizin beynimizden bağımsız hareket edişi.

İpek, Ayşe, Esra, daha ismini bilmediğim onlarca genç kız, bu hastalığımızın kurbanı oldu.

Okumak isteyen pırıl pırıl gençlerdi.

Erkek arkadaşları var mıydı, yok muydu bilmem, ama yapılan dedikodular ve insafsız eleştiriler sonucunda babaları tarafından eğitim hayatlarına son verildi.

Küçük yaşta evlendirildiler.

Babalarına gittim, annelerine yalvardım ama olmadı.

Dr. Dizdarlı’nın dediği gibi engel olamadım.

Arkalarından sadece aydınlıktan karanlığa götürülüşlerine tanık oldum.

Oysa erkek arkadaşları  olsa da doğal değil miydi?

“El alem ne der” mantığının kurbanı oldular.

Çünkü el alem düşünmeden, hissetmeden demişti diyeceğini.

Babaları da “el alemi”, kızlarının geleceğinden daha önemli görmüşlerdi.

Düşündükçe hala daha öfke duyuyorum onların geleceğini ellerinden alan babalara da, bu toplumun sorumsuz dedikodu zevkine de.

Ya Mahsum?

O’nun hayatını da ön yargı ve medya mahvetti.

Altın gibi bir kalbi vardı ama ne yazık ki, şiddet manyağı bir babanın yanında ve onu anlamayan bir toplumda yaşamak zorundaydı.

Tek suçu, haksızlıklara duyarsız kalmayıp ses çıkarıyor olmasıydı.

Adı “ haylaza” çıkmıştı.

Bir gün bir gençle tartışmış, savurduğu yumruk  araya giren öğretmene denk gelmişti ve öğretmen yaralanmıştı.

Tabi ki yaptığı doğru değildi ama ona yapılanlar karşısında onun yaptığı o kadar hafif kalmıştı ki.

Çünkü olay medyaya gitmiş ve medya da bu olayı “Vandallık” manşetiyle vermişti.

Tabi ki, sosyal medyada ve dedikodu mekanizmasının içerisinde  adeta çocuk linç edilmişti.

Sonuçta okuldan atıldı ve gece kulüplerinde koruma görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Şimdi kimse ne Mahsum’u merak ediyor ne de konuşuyor.

Görev tamamlanmış bir hayat daha sönmüştü.

Tabi ki bu gencin yaşadıkları medyaya sadece “Vandallık” olarak yansımadı.

İki tane realist ve melek kalpli akademisyen, Mahsum’un yaşadıkları ile ilgili çok güzel bir program yapmıştı.

Ama ne yazık ki toplum bu iki değeri de harcadı.

Daha doğrusu harcanmasına seyirci kaldı.

Girdikleri üniversiteler işlerine son verdi, işsiz kaldılar ve bir tanesi göç edip gitti Kıbrıs’tan.

Çünkü hem bakmakla yükümlü olduğu bir çocuğu hem de içine sığmayan bilgisi ve yapmak istediği bir işi vardı.

Bu hocaların suçu da, üniversitelerde yaşanan intihal olaylarını açığa çıkarmaktı.

Yani kimler hırsızlıkla akademik unvan almış onları deşifre etmişlerdi.

Bilim adamı yetiştiren insanların, hırsızlıkla aldıkları unvanlarla dürüst insan yetiştiremeyeceklerini söyledikleri için işlerinden oldular.

Toplumda sıradışı oldukları için eleştirildiler.

Çünkü susmaları ve görüp duyduklarını sindirmeleri beklendi.

Böylece bu toplum kendi elleriyle iki değerini daha yitirdi.

Bunlar içimi yakan ve asla unutamadığım toplumun yok ettiği değerlerden bir kaçı.

Bunlar gibi onlarca örnek var ama içlerinde bir tanesi var ki ne unutmak ne de bu dedikodu mekanizmasını affetmek mümkün değil.

Gencecik bir lise öğrencisiydi.

Annesi babasını bırakıp başka biriyle hayatına devam etme kararı almıştı.

İnanın bu genç, annesinin gidişine, etraftan duydukları kadar üzülmemişti.

Dedikodular, sorumsuzca sarf edilen sözler sonunda, genç kafasına dayadığı af tüfeği ile hayatına son vermişti.

Toplumun sorumsuzluğu bu hayata son vermişti demek daha doğru.

Toplum ve bazı sorumsuz medya örnekleri sadece bu gencin hayatına son vermedi.

İşte Dr. Dizdarlı’nın da yazdığı gibi, Dr. Sabiha’nın gidişiyle bir çok hastanın hayatıyla da oynadı.

Ve şimdi bir başka doktor dolandı dillere.

Yoğun bir psikolojik baskı var.

Yazılar yazılıyor, yorumlar yapılıyor.

Hatta öyle ki olaydan haberi olmayanların bile bir fikri ve söyleyecek sözü var (!)

İyi de doktorumuzu, öğretmenimizi, öğrencimizi, avukatımızı, v.s. dilimize dolayarak, sorumsuzca yazılarımıza konu yapıp, kaybederek ne kazanacağız?

Bu güne kadar ne kazandık?