Haksızlıktan hak payı çıkarmanın dayanılmaz hafifliği…

Ediz TUNCEL

TDP’nin Genel Sekreteri Dr. Halil Hızal Kıbrıs Postası TV’de konuk olup memleket meseleleri üzerine açıklamalar yapıyor, satır aralarında Çalışma Bakanlığı’na yapılan partizanca müsteşar ataması için diyor ki “…Çalışma Bakanlığı çok önemli bir bakanlık. Sigortalarda toplanan vergilerin tümü çalışanlara gidiyor. Bir yığın sorun var. Partinin kurumsal hattını çalışma bakanlığına aktarmak için atama yaptık. Bizi bu sistemin göbeğinde olanlar, 1 müsteşar ataması için eleştirdiler. “Biz koalisyon ortağıyız bakanlıkların sahibi değiliz. İktidarda olan bakanlar değil TDP’dir. Parti Meclisi’nin aldığı kararları bakanlar uygulamak zorundadır. Biz kurumsal bir yapı kurmaya çalışıyoruz…”

Güler misiniz, ağlar mısınız?

Partinin kurumsal hattını çalışma bakanlığına aktarmak için atama yapmışlar (ne tür bir kurumsal hatsa…), iktidar olan bakanlar değil, TDP imiş, Parti Meclisi’nin aldığı kararları bakanlar uygulamak zorundaymış, kurumsal bir yapı kurmaya çalışıyorlarmış…

Özürü kabahatinden büyük, her iki kelimesinden biri ötekiyle çelişen bir açıklama yapmayı nasıl oldu da sevgili Hızal becerdi, doğrusu anlamakta zorlanıyorum…

Daha da anlamakta zorlandığım konu, nasıl olur da haksızlıktan hak payı çıkarmayı hak olarak görüyor!!!

Hem bakanlığın sahibi değilim diyorsun hem de parti meclisinin aldığı keyfi kararı Bakan’ın tüm itirazlarına rağmen zorla bakanlıkta uygulamaya sokuyorsun, partizanlığın daniskasını yapıyorsun, geçmişte eleştirdiğinin aynısını kendin yapıyorsun, haksızlıktan hak payı çıkarmayı marifet sayıyorsun…

Bir kere Parti Meclisi’nin aldığı kararı bakan uygulamak zorunda filan değildir…

Ha,  adama her türlü terbiyesizliği yapar ve abuk subuk baskılar uygularsan da yapacağı iki şey vardır, ya istifa eder, ya da parti olarak “babanın malına” yapacağın atamayı kabul eder, sonra da atadığın zoraki atamayı bypass eder, o da orada kukla gibi oturur, o koltuktan geldiği yere paketlenene kadar maaş çeker…

Bir kere şunu kafanıza sokamadınız: Bakanlık halkın bakanlığıdır, bakan da halkın hizmetindedir, partinin değil!

Bakanlıklar partinin malı filan da değildir, parti bir bakanlığı babasının malı gibi görüp da canı istediği gibi partizanca atama yapamaz.

Ha eğer yapabilirse, ki bunu da defalarca hiç gözünü bile kırpmadan yaptı, o zaman TDP olarak geçmişte bu konuda tüm tükürdüklerinizi yaladığınızı açıklarsınız, olur biter…

……………………

TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yine geldi, çam üstüne çam devirdi, bol bol hamasi nutuklar attı, “bizimkiler” de kös kös oturdu, seyretti, arada ancak mırın kırın etti, ki benim evdeki “kendigelen” kedi, avluda beslediğim yabani kuşlar  bile bir aksaklık gördüklerinde bunlardan daha çok ses çıkarıyor…

İlişkilerin seviye olarak düştüğü hallere bakar mısınız!

Sn. Çavuşoğlu TV’de üç gazeteciyle yaptığı “Basınla Sohbet” programda satır aralarında diyor ki “halk KKTC’de  bir imam hatip lisesi daha istiyormuş, KKTC’de ekonomik reform şartmış, KKTC’de hiçbir siyasi partinin içişlerine karışmazmış, taraf olmazmış, karşı oldukları bir grup varmış, Türkiye düşmanı olan bir grup varmış, Ruma teslim olmamızı istiyorlarmış, KKTC Cumhurbaşkanı ile ayrı gayrı düştükleri doğru değilmiş, falan filan…”

Sn. Çavuşoğlu’nun ve temsil ettiği zihniyetin bir kere şunu açık ve net anlaması lazımdır: Türk milletinin tek ve gerçek düşmanı yine kendisidir, Türk zihniyeti kendi içinde hamasi yöntemlerle düşmanlar yarattıkça, kendi kafasına uymayan herkesi ötekileştirdikçe, düşman ilan ettikçe, birbirine düştükçe, kendi kendisini yiyip bitirdikçe, kendi kafasındakini zorla ötekine empoze ettirmeye çalıştıkça, hesapsız kitapsız çıkar çatışmalarına düştükçe,  başka düşmana filan ihtiyacı filan yoktur…

Türkiye’nin gelen giden siyasi iktidarları ve temsilcileri bir de şunu net şekilde anlamalıdır:

Son yirmi yılda maddi ve manevi değerlerinin büyük bir kısmını kaybetmiş olsa da, Kıbrıs Türkünün bağlı kaldığı ve Türkiye’de yok edilemeye çalışılsa da, hala yok edilemeyen bazı ortak değerler vardır ve Atatürk sevgisi ile Türkiye sevgisi bunların başında gelir...

Kıbrıs Türkü Türkiye’nin gelen giden iktidarlarını pek sevmez (zaten açık ve nettir ki onlar kendi kendilerini de pek sevmezler)  ama Türkiye’yi sever, Türkiye’nin zerre kadar zeval görmesini istemez…

Lakin, Kıbrıs Türkü’nün tümünün tek ve gerçek lider olarak tanıdığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e karşı akıl almaz bir nefret kusan, değerini ve hatıratını hafızalardan silmek, hatta tamamen yok etmek için ter ter tepinen, iktidarda bulunduğu süre zarfında Türkiye’nin maddi ve manevi değerlerine katkı adına bir kuruşluk faydası dokunmayan, din sömürüsünden rant elde edecek diye Amerikan emperyalizminin Türkiye’nin maddi ve manevi değerlerini darmadağın etmesine göz yuman, kaş yapacağım diyerekten göz çıkaran,  sonra da ahlar vahlar çekerek ter ter tepinen  bir siyasi zihniyetin Kıbrıs Türkünün geleceğine veya yaşam tarzına hükmetmesi, bu doğrultuda akıl vermesi ve empoze etmeye çalıştığı zihniyetin Kıbrıs’ta körü körüne kabul görmesini beklemesi mümkün değildir…

Artık bırakın şu size karşı olan herkesi Rumcu bilmem neci ilan etmeyi, KKTC’nin olmayan ekonomisini düzeltme hikayelerini, din sömürüsünden medet ummayı…

Kıbrıs’ta Türkiye’nin kötülüğünü isteyen bir tek Kıbrıslı Türk bulamazsınız, ama ille de kendinize düşman arıyorsanız, aynaya bakın, düşman ve düşmanlığı yaratanlar fazla uzakta değildir,  Türkiye’nin en büyük düşmanları hep kendi içinden çıkmıştır…

Eğer bugün sorma gir hanına dönen, her türlü iç ve dış mihraklı kötülüğün her köşesine sindiği Türkiye’nin milli bütünlüğünü, iç barışını, dış barışını ve ekonomik refahını sağlamış olsaydınız, değil sadece Kıbrıs Türkü, dünya önünüzde el pençe divan dururdu…

Eğer bugün Türkiye’nin kurucusu olan Atatürk’ü düşman gören, tarihi, milli, kültürel ve sosyal değerlere sahip çıkamayan bir güruh Türkiye’nin içinde mevcutsa, ve bu güruh yüzünden bir türlü milli bütünlük sağlanamıyorsa, milli bütünlük bölünmüşse, düşmanlıklardan siyasi rant elde ediliyorsa,  son elli yıldan beridir ve hala bugün hamasetle din sömürüsünden medet umuluyorsa, Türkiye’de hala bugün bilim gelişemiyorsa ve siyasetin geneli (AKPsi, CHPsi, HDPsi, MHPsi hiç farketmez…) cehaletten ve hamasetten besleniyorsa, saygısızlık, kin, nefret, kavga ve toplum içi düşmanlıklar hat safhadaysa ve siyasi rantın temelini bunlar oluşturuyorsa, toplum içinde her türlü ahlaksızlık, yozlaşma ve abuk subukluk hat safhada yaşanıyorsa,  bunları kimse zorla dıştan Türkiye’ye empoze etmemiştir…

Bir iktidarın en birincil ve zorunlu sorumluluğu bir ülkede eğer milli bütünlük bozulmuşsa, onun sebeplerini ortadan kaldırmak ve iç barışı sağlamaktır.

Gelen giden iktidarlarının bir türlü iç barışı sağlayamadığı bir durumda, Türkiye’nin en büyük düşmanları hep kendi içinden çıkmıştır.

Bu şartlarda Kıbrıs Türkü’nün Türkiye’nin siyasilerine (iktidarı ya da muhalefeti, hiç farketmez) karşı sempati duymasını beklemeyin, mümkün değildir, çünkü Kıbrıs Türkü yirmi sene öncesine kadar koruyabildiği toplumsal değerlerini bile korumayı artık bırakmıştır, tek bir şey hariç: Atatürk’e olan bağlılığını hala korumaktadır, ki o da bir yarısını din tüccarlarının, emperyalizmin ve cehaletin ele geçirdiği Türkiye’nin bugünkü mevcut iktidarında ve destekçilerinde yoktur…

Ha, neyi bekleyebilirsiniz, her dönemin adamı olup da sırtını Türkiye’nin iktidarına dayayarak Kıbrıs’ta kendine rant elde etmek isteyen, hem Türkiye iktidarlarına yalakalık yapmayı iyi beceren, hem de Amerikan emperyalizminin uşaklığını yapmayı iyi beceren, fırıldaklıkta ve siyasi ahlaksızlıkta sınır tanımayanlardan medet umabilirsiniz…

Bu gibiler her zaman mevcutturlar ve eğer sayıları azalırsa, onları yaratmak için birileri kolları sıvar, hiç merak etmeyin…

Ancak bunların da zaten size hayrı olmaz, işlerine geldiğinde yüzünüze gülerler, işlerine gelmediğinde kendilerini yaratan düşmanla bir olup arkanızdan sokarak zehirlerini akıtırlar,  hep güçlüden yana görünürler ama her zaman ayağınızın altına sabun atmaya hazırdırlar, bir taraftan yüzünüze hamaset nutukları atarken arka taraftan emperyalizmin uşaklığını nasıl çaktırmadan yaparım derdindedirler, çıkarları neyi nasıl gerektirirse onu yaparlar…

Amma ve lakin, her ne halse, hep böyleleri revaçtadırlar, çünkü bu gibiler bizim gibi kısa günün avantasına odaklanan, yalanı seven, başıbozuk yaşamayı seven, gücünü ancak gücünün yettiğine geçirmeyi seven, bilimi ve üretmeyi sevmeyen, ganimetten ve avantadan yaşamayı seven, sorunlarına çözüm bulmak yerine çözümün gökten zembille inmesini bekleyen toplumlarda kendilerine çok kolay yer bulurlar, rol biçerler…

Gerçekleri söyleyenler, yazanlar, dik duruş sergileyenler, hataları eleştirenler sevilmezler, istenmezler, çünkü cehaletten beslenerek iktidar koltuklarını ele geçirenler o koltukların ve iktidarlarının sadece ve sadece cehaletin, sorumsuzluğun ve bilinçsizliğin devamıyla mümkün olabileceğini bilirler, o yüzden de hata düzeltmek gibi bir dertler yoktur, sadece cehaletin devamını sağlayarak koltuklarının ve iktidarlarının ömrünü uzatmak gibi bir dertleri vardır…

Bu yüzdendir ki Türkiye’nin dört bir tarafı tarikatlarla, cemaatlerle, aşiretlerle dolmuştur ve Kıbrıs’ta da aynı yapının oluşturulması için çaba sarfedilmektedir…

Kısacası haksızlıktan hak payı çıkarmak için özel mi özel, hırçın mı hırçın bir çaba sarfedilmektedir…

Peki bunlara karşı duracak, milli menfaatleri ön plana çıkaracak bir siyasi yürek, cesaret ve irade var mı!!!

Varmış, ama uzaya kaçmış, bir karadeliğin içine düşmüş, arayın da bulun…

……………….

Bizim KKTC’nin polisi kadar maskara durumuna düşen bir başka polis örgütü daha var mıdır acaba şu dünya yüzünde!!!

Onbinlerce insan polisin trafikte attığı her adımı gözlüyor, gizli gizli fotoğraflarını çekiyor, filmlerini çekiyor, nerede ne halt ettiklerini paylaşıyor, polis de memleketin bir uçtan öteki uca kadar kaçak yapılmış, delik deşik, ölüm tuzağından farksız yollarında, aklınca evrak kontrolü yapıyor, alkol kontrolü yapıyor, bir de olmayan araçların önünde duruyormuş ve ceza yazıyormuş gibi gazetecilere poz veriyor, basına çıkıyor…

Sadece bir hafta sonu Girne ve Mağusa çevrelerinde yollarda dolaşan alkollü sürücü sayısı polisin bir yılda rapor ettiği alkollü sürücü sayısından fazladır, ama ne hikmetse yollarda dolaşan alkollü ve uyuşturucu ektisi altında araba sürenlerin binde biri bile yakalanamıyor…

Yollarda yaşanan kazalardan dolayı hatalı sürücüler mahkemeye çıkarılıyor da yollardaki arızalardan dolayı meydana gelen kazalardan sorumlu devlet yetkililerinden bir tanesi bile bugüne kadar yargı önüne çıkarılmış değildir…

Polis yollardaki arızaların giderilmesi için sorumluluğunu yerine getirmeyen tek bir yetkili hakkında kovuşturma başlatmış ve mahkemeye çıkarmış da değildir…

Bugün bilgime gelen bir detay beni şaşkına çevirdi, polis Ciklos’ta hayatını feci şekilde kaybeden dört çocuğumuzun olayını trafik kazası olarak saymamış, çünkü facia yol dışında gerçekleşmiş…

Kardeşim böyle bir saçmalık olabilir mi, var mı böyle bir dünya!!!

Adam yolunda gidiyor, abuk subuk şekilde yapılan yol dere yatağına dönüşüyor, aracı sürüklüyor, insanlar ölüyor…

Burada tek bir suçlu var, o yoldaki trafik akışının sağlıklı bir şekilde gitmesini sağlayamayan devlet ya da idare, adına ne derseniz deyin…

O yolun yapımında sorumluluğu olan müteahhit ve yol yapımını gerektiği gibi denetlemeyen Ulaştırma Bakanlığı’nın tüm yetkilileri, Bakan dahil, derhal görevden alınıp haklarında soruşturma başlatılmalıydı…

Ama hala tümü de pişkin pişkin koltuklarında oturup, devletten maaş çekiyorlar, hamaset nutukları atıyorlar, abuk subuk söylemlerle gündem saptırıyorlar, bu vahşetteki sorumluluklarının unutulmasını bekliyorlar…

Biri hamile dört meslekdaşımızın 2014 Ocak ayında katledildiği kazanın davasında kararı okuyan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ömer Güran devletin bu kazadaki ihmallerine dikkat çekmiş ama bir soruşturma başlatılması ve sorumluların hesaba çekilmesi için ne mahkeme, ne savcılık, ne de polis bir girişimde bulunmamıştı.

İnsan canının ve malının hiçbir güvenliği olmayan katıksız bir tımarhane düzeninde bu şekilde yaşamaktan belli ki herkes memnun ve sıranın kendisine gelmesini beklemekte de hiçbir sakınca görmüyor…