KENDİ HALKINA İHANET EDEN ANLAYIŞ..

Hatice İNTAÇ

Son zamanlarda gerek şahsi gerekse toplumca yaşanan talihsizlikler neşeyi, sevinci yasakladı. Hele dünyaya musallat olan şu virüs, var olan sorunların üstüne adeta tüy dikti. İçten gelen ağız dolusu kahkahalarımız çok gerilerde şimdi.  Gülüyoruz gülmesine de daha çok sinirden, gerginlikten gülüyoruz.

Geçen aydan beri tedirginlikle beklenen Temmuz’un gelişiyle sıkıntılarımıza yeniden eklenen korku ve panik, insanların psikolojisini daha da altüst ederek adeta zirve yaptı. Nasıl yapmasın ki?..

 

Virüsün kktc ye ilk geldiği 10 Mart’tan Haziran ayına kadar hijyen şartlarına uyup evlerine kapananlar, iş yerlerini kapatıp sağlık uğruna ekonomik sıkıntıları göze alanlar vakaların bitmesiyle karantinalardan çıkıp normal hayatlarına tam da dönmeye çalışırlarken hükümetin gerek sağlıkçıların, gerekse halkın çoğunluğunun önerilerine kulak asmadan; geçen uzun süre içinde ne söz verdiği pandemi hastanesini, ne gerekli tıbbi malzemeyi ve yeterli sağlık çalışanını sağlamadan yanlış kararlarla dış ülkelerden gelenlerin ellerini kollarını sallayarak ülkeye gelmesi için kapıları açması insanlar üzerinde sadece tedirginlik değil şok etkisi ve yönetenlere karşı güvensizlik yaratmıştır. Nasıl yaratmasın ki?. Kendi halkını korumak yerine başkalarına yaranmaya çalışan bir hükümetle karşı karşıya kalmaktan daha vahim bir durum olabilir mi bu ülke insanı için?  Sürü uygulamasına başlayan ve günde binin üstünde vaka sayısı olan bir ülkenin insanlarıyla kendi az nüfusunu ayni uygulamaya sokmaya çalışan ve bütün fedakârlığı halktan ve sağlık çalışanlardan bekleyen böylesi empatiden yoksun, sorumsuz bir hükümete nasıl güvenilir ki? İşin şaşırtan ve acı veren tarafı da kendi insanın pcr testlerini para karşılığında yaparken Türkiye’den gelenlere bedava yapmasıdır. Neden?..

İsyan ettiğim bir konu daha var ki, o da hekimlerimiz ve bütün sağlık çalışanlarımıza yapılan haksızlıktır. Bu virüsün kktc ye geldiği günden beri onlar ailelerini, sağlıklarını düşünmeden gece gündüz çalıştılar. En büyük özveriyi onlar gösterdiler. Biz onlar sayesinde biraz huzur bulduk ama hükümet onların görüşlerini hiç dinlemedi. Sağlık sistemini güçlendirmek, gerekli donanımları tamamlamak için hiç bir çaba harcamadı. Dinlemek bir yana onlara kulaklarını tıkadı.  Şimdi de kendilerinin sebep olduğu bu zorlu zamanda yine her şeyi onların omuzlarına yüklemeye çalışıyor; aylarca evlerine kapanan insanlara  yine ayni çileyi çekmeyi reva görüyor..   Hangi vicdanla ve ne hakla?..

 

Herkesin bildiği bu konuları yazarken bile insanın sinirleri geriliyor. Zaten hayatımızın baş köşesine oturmuş bu can sıkıcı olayları yazmak değildi gayem ama bunlar yaşanırken de insanın bilinç altına söz geçirmesi zor. Oradan çıkıp işte böyle satırlara dökülüyorlar. Hayatımızdan çok Temmuz’lar geçti. Dilerim bu zoru diğerleri gibi geçer.

 

 

                                                        *******

  

Temmuz çok özel bir ay.. Bir yandan denizi, kumsalı, güneşi, sıcağı, tatili ve hercai yaz aşklarını çağrıştırırken; bu romantizmi kanla, yangınla, toz ve barut kokularıyla tarumar eden; ölüm kokan bir zaman dilimidir de... Bu ayla birlikte yeniden anlıyorum ki doğan güne hüküm geçmiyor. Yıllar önce de geçmediği gibi… Savaşı hiç istememiştim savaş oldu, canlar gitti, geriye kalanların canı yandı. Yerimizden yurdumuzdan olduk, defalarca göçmen olduk. Olduk da neticesi ne oldu sanki?. Bu konudan gına geldi, mide bulantısı geldi, netice sıfıra sıfır elde var sıfır bile diyemiyoruz. Sıfırların çok altında, eksilere düştük. Zaman içinde coşkular, ümitler tükendi. Tevekkülle tanıştık ve dost olduk mecburen, çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Ama en kötüsü yüzü asık bir topluma dönüştük. Travmalar yaşamıştık ne de olsa. Karakterlerimiz değişti, yeni yeni huylar edindik. Bencil olduk, çıkarcı olduk yalancı olduk. İnsani ilişkilerimizi unuttuk; ihaneti, acımasızlığı meziyet sayacak kadar vicdansız olduk. Çok bozulduk çok… Arada bu yeni kurallara uyamayanlarsa nesli tükenmiş kel aylaklar gibi kara kara düşünür olduk. Değil Kıbrıs meselesini; en az onun kadar kördüğüme dönen insan düşüncesini çözmekten aciz kalınca da kabuğumuza çekildik ve bu günlere geldik.

 

Bizim neslimizin hayatının bir özetini yaptığımda aklıma hep çocukluluğumdaki tedhiş olayları, sokak çarpışmaları, kıyıda köşede öldürülenler, sokağa çıkma yasakları gelir. Daha sonra 1963 olaylarında evlerimizi bir daha dönmemek üzere terk ederek Türk tarafına göç edişimiz ve bir odacıkta, silâh sesleri ve barut kokuları arasında geçen mahrumiyet yıllarımız gelir. Daha sonrası mı? On bir sene dar bir alanda, tek göz odalı bir evde geçen hayatımız, derme çatma odalarda ve barakalardaki öğrencilik yıllarımız canlanır gözümde. Sonra 1974 Barış harekâtı!. Doğduğumuz topraklardan bir daha dönememek üzere ayrıldığımız tarihin başlangıcı.. Çok sevinmiştik o zamanlar. Her şey güzel olacak sanmıştık. Ama olmadı. Aradan geçen 46 seneye rağmen olmadı. Adanın kuzeyinde, dünyanın tanımak istemediği bir bölgede çok şeyden mahrum edilerek mahsur kaldık işte.  En acısını da kendi insanlarımızın, idarecilerimizin ihanetine uğramakla şimdi yaşıyoruz.

                                        

                                                         ******

 

Yaz geldi.. Sıcaklar arttı. Daha da artacakmış.  Berrak bir gökyüzü ve masmavi denizin ortasında küçük bir adadayız ama toplum olarak bunun tadını çıkaracak durumumuz ve moralimiz yok. Güzel şeyler, ümitli şeyler yazmak isterdim. Eskilere dönüşüm de bu yüzdendi ama onlar da pek güzel değildiler. İçinde bulunduğumuz şartlarda, hele bu sıcak yazda günler nasıl geçecek?.. Ben çareyi kitap okumakta buldum. Öyle internetten falan değil.. Çevirdiğim sayfaların hışırtısını duya duya, kâğıdın kokusunu ala okumaktan bahsediyorum. Okumak gidemediğin yerleri tanımaktır, değişik kültürleri öğrenmektir. Öğrenmek paylaşmaktır.. Paylaşmak çoğalmaktır. Çoğalmaksa bir ülkenin kültür seviyesini yükseltmektir. Size de tavsiye ederim.