KIBRIS TÜRKLERİNDE MİZAHIN YERİ VE BAFLI HASAN MOLLA OSMAN (3. bölüm)

Hatice İNTAÇ

“ Yaşarken bir zamanlar ben kedd-ü yeminimle

Düşer kalkar, gülüp oynar iken ihvam-ı girinimle

Bugün dünyayı doldurmaktayım ah-ü vahinimle

Ne müşküldür mazurluk ey Müslümanlar

Bu halimden alın bari siz ibret

Tesevvül ihtiyar ettim bakın şu hal-i piriye

Galır zanneyleyip insanda düm guvvet, gudret

Gazandıkça yedim istikbalime etmedim gayret

Düşer miydim ben bu hale olmasam pir ve amâ

Teaventle tenasür emreder düşkünlere Mevlâ.”    (*)

 

Dedim ya, insanoğlu tuhaf bir varlık diye.. En umulmadık zamanlarda bile bilinçaltında biriktirdiklerinin yüzeye çıkması ve eskiye ait anılarını daha dünmüş gibi yeniden hatırlaması da bunun ispatı işte… Takvimi, günleri bile zaman zaman unutturan; yaşantının durma noktasına geldiği bu günlerde benim de yıllar öncesini hatırlamamın nedeni bu olsa gerek ki, Mart ayında olduğumuzu hiç düşünmemişken bilinçaltımın uyarısı ile yine Bafa; 1963-64 ün savaş yıllarına ve babamlı zamanlara döndüm; onu anlatmaya başladım. Bu hafta üçüncüsünü yazmaya çalıştığım bu yazı dizisine hazır Mart ayında iken bende ve Tüm Baf’lıların belleğinde unutulmaz bir gün olan yıllar öncesinin 9 Mart’ını da ilave etmek gereği de duyuyorum.

                                                 ******  

Bu ay bana hep 57 yıl öncesini; Baf Kasabasını, Baf’lıları ve en çok da rahmetli babacığımı hatırlatır; yeniden o günleri yaşatır. 21 Aralık 1963 te Türklerle Rumlar arasında başlayan ve olaysız geçmeyen savaş günleriyle Marta ulaşan zaman dilimi, özellikle Baf’lıların unutamadığı bir tarihtir. Olayların başladığı günlerde sınırlarda ve Rumlarla karışık bölgelerde yaşayan soydaşlarımız can güvenlikleri için Kasabanın “Mutallo” denen Türk bölgesine göç etmişlerdi ama durum yine değişmemişti. Rumlar yollardan topladıklarını, tenhada bulduklarını zalimce katlediyorlardı. Barış gücününse tek yaptığı şey öldürülenlerin cesetlerini Türk tarafına bırakmaktı. Türk mevzilerine açılan ateşle mücahitlerimiz devamlı tahrik ediliyordu. 7 Mart Cumartesi günü durum biraz yatıştı diye İngilizlerin teşvikiyle uzun süredir kapalı bulunan; Türk ve Rum dükkânlarının bulunduğu çarşı açıldı. Kısa bir süre sonra da ortalık karıştı ve bir soydaşımız vurularak ağır yaralandı. Arkadaşlarının vurulduğunu görenler de tabii ki bunu karşılıksız bırakmadı; çarşı kan ve barut kokusuyla doldu. O arada olan yine sivil halka oldu. Belki korumak, belki Rum’a bir ders vermek adına çarşıdan toplanan dört yüze yakın sivil Rum Türk tarafındaki üzüm ambarlarına hapsedildi. Esirler ambarlarda bir gün tutulabildi çünkü kendimize bile yetecek yiyeceğimiz yokken onları orada tutmaya vicdanımız razı gelmedi. Karşı tarafın bunu hazmedemeyeceği, yeniden saldıracağı ihtimaline rağmen Pazar gün serbest bırakıldılar.

O günlerde Baf halkı bir hastaneden bile mahrumdu. Evden bozma küçük bir sağlık ocağı ve birkaç doktorumuz vardı. Lefkoşa’dan cerrah ve doktor talep ediliyor, fakat kimse gelmek istemiyordu. Israrlar üzerine cerrah Doktor Kaya Bekiroğlu başkanlığında bir ekip helikopterle 7 Mart günü Mutallo semtine geldi. Halk biraz olsun rahatladı çünkü her gün yaralananlar ve tedaviye ihtiyacı olanlar vardı.

Esirlerin serbest bırakılmasının ertesi günü olan 9 Mart Pazartesi, onu yaşayan ve tanık olan Baf’lıların belleğine acı bir hatıra olarak ebediyen kazınmıştır. O gün birçok soydaşımız şehit edildi, yaralandı. Sabahın alacakaranlığında başlayan aralıksız silah sesleri ikindiye kadar dinmedi. Her taraftan kurşunlar yağıyordu. Rum buldozerleri Türk kesimine girmişti ve hoparlörlerle “teslim olun köpekler” diye bağırılıyordu. Bu saldırı o güne kadar görülmemiş şiddetteydi. Başlarında Yunanlı komutanlar olmak üzere Kıbrıs’ın her tarafından topladıkları kuvvetlerle saldırıyorlardı. Az sayıdaki mücahidimiz zor anlar yaşamış ancak duvarları delerek dükkândan dükkâna geçmek suretiyle geri çekilip canlarını kurtarabilmişlerdi.

Hiç unutmam o gün babam göçmen olarak sığındığımız bir ilkokul odasından sabahın erken saatlerinde sağ kalan tek ineğine bakmak üzere çıktı. Diğerleri bir gün önce vurulmuştu. Onu yeniden görüşümüz derme çatma bir hastane odasıydı ve artık sağ kolu yoktu. Bir bazuka roketi ile çok ağır yaralar almıştı. Yıllar sonra Dr. Kaya Bekiroğlu hayatında hiç unutmadığı bir olay diye babamın kolunu ne şartlarda kesebildiğini kendi yazdığı anılarında anlatmıştır. Her çeşit tıbbi cihazdan yoksun bir sağlık ocağında babamı kangren olmaktan kurtarmış; kolunu bir bahçe testeresi ile kesmek zorunda kalmıştı. Sağ olsun!. Kaya bey olağanüstü bir iş başarmış, babamın hayatını kurtarmıştı. Kolun kaybedildiğini bu başarıdan dolayı belki de pek ciddiye almamıştı. Haklıydı da; ama babacığım kolunu kaybetmenin acısını hiç unutamadı.

Birkaç gün sonra onu helikopterle Lefkoşa’ya gönderdiler çünkü gözünde de bir sorun oluşmuştu. Büyük ablam o zamanlar Lefkoşa’da öğretmendi. Baf’tan ve ailesinden haber almak için her gün helikopterin indiği meydana gidiyor; oradan gelmesi ihtimali olan bir tanıdıktan haber almaya çalışıyordu. O gün yine oradaydı. Babasına olanlardan haberi yoktu. Helikopter indi. Yaralıları indiriyorlardı ve babasının da sedye ile indirilişini gördü. Bunun ne büyük bir şok olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Hastalarla Lefkoşa hastanesine koştu ve babasının kolunun kesik olduğunu o zaman öğrendi. Babam onun ağladığını görünce kendini unuttu ve “İyi ki benim kolumu kestiler; ya kardeşlerininki kesilseydi” diyerek ablamı teselli etmeye çalıştı. Öyle de güçlüydü babacığım. Bir süre havan mermisi parçacıklarının isabet ettiği gözünü tedavi etmeye çalıştılar ama durum vahimdi, diğer gözünü de kaybetme riski vardı. Bu yüzden gözünü de almak zorunda kaldılar. Artık onun bir kolu ve bir gözü yoktu..

Babamın o durumundan sonra ailece zor zamanlar yaşadık. O, yeni durumunu zamanla kabullenmişti kabullenmesine de zaman zaman dalıp gidiyor, mahzunlaşıyordu. Gençliğinde çok yakışıklı ve fiziken güçlü olan bir koca çınarın bu duruma alışması tabii ki kolay değildi. İçinde bulunduğu ruh halini bazen kendine ait olan dizelerle anlatırdı. Nüktedanlığı, şakacılığı ile tanınan babam artık eski neşesini kaybetmişti. Onu en çok üzen şey de o zamanın ileri gelenleri(!...) tarafından malûl diye kayıtlara geçirilmesiydi. Oysa o yıllarca TMT ye çalışmış, sırasında canını ortaya koymuştu. O bir malûl Gazi idi. Parmağını kaybedenler gazi, eceliyle ölenler o zamanda şehit payesi alırken zavallı babacığım sanki trafik kazasında yaralanmış gibi malûl diye kayıtlara geçti. Bunu düzeltmek için çok uğraştı ama emsal teşkil eder bahaneleriyle düzelttiremedi. Aslında o gaziden de öte; şehadeti daha sonra gerçekleşen bir şehitti çünkü havan mermisi parçaları boğazına da hasar vermişti. Bu yüzden hep tedavi görüyordu. Bünyesi güçlüydü diye o haliyle on iki yıl yaşadı. 1976 Aralığında aldığı o yaraların sebep olduğu rahatsızlıktan dolayı Güzelyurt’ta vefat etti. Nurlar içinde uyusun.

                                          *****

O zamanları şimdikilerle kıyasladığımızda, güzel vasıflarımızı, adet, gelenek ve göreneklerimizi günden güne yitirdiğimiz gerçeğine varıyoruz. Eski günleri ve o zamanların insanlarını üzülerek özlüyoruz.  Savaş yıllarındaki paylaşma, dayanışma ve ayni gaye uğrunda bütünleşme ruhumuzu şimdilerde kaybettiğimize hayıflanıyoruz.  Mahrumiyet ve yokluk içindeyken bile hayatı yaşanır kılmayı başarabiliyorduk. Bencillikten uzaktık. O zamanları yaşamış olanların eğlencesi olan şakalar, espriler, hikâyeler, toplum olarak yaşama sevincini yitirmemek,  hayata biraz renk katabilmek içindi. Tıpkı Hasan Molla Osman’ın yaptığı gibi… Ya şimdi?..

Yarım asra yakın zamandır Kıbrıslı Türkler olarak hep ayni filmi izliyoruz. O kadar fazla seyrettik ki artık ezberledik. Sayısını unuttuğumuz hükümetler geldi, geçti. Her yeni gelenden ümitlendik ama hep hayal sukutuna uğradık. Çocuklar büyüdü, gençler yaşlandı, yaşlılar göçüp gitti, bu halkın çilesi bitmedi. Hadi Kıbrıs sorununu çözemedik, Amenna!… Çözme olanağımız olanları da beceremedik veya hazıra konma işimize geldi, hep dışarıdan bekledik. Bu yüzden de yapılan yardımların diyetini bir türlü ödeyemedik; tembellikle, beceriksizlikle küçümsendik, besleme denilecek kadar aşağılandık. İnançlarımız, kültürümüz, adetlerimiz, dinimiz ve yaşantılarımız değiştirilmeye çalışıldı, hatta empoze edildi. Karşı duramadığımız için dozu her gün biraz daha artırıldı. Bizimse bunu önleyecek atılımlarımız olmadı, ayaklarımızın üstünde bu yüzden duramadık. Bu durum belli ki bir süre sonra hükümet edenlerin de işine geldi ki temsil ettikleri vatandaşlarını değil kendi çıkarlarını ön planda tuttular. Sayelerinde biat, peşkeş, talan, rüşvet diye yeni bir kültür girdi hayatımıza. Hep sustuk, yapılan her yanlışı bir yenisi gelene kadar unuttuk, herkes sadece kendiyle ilgili konulara odaklandı,  “bana ilişmeyen yılan bin yaşasın” zihniyetiyle yılanın daha da büyüyerek kapımıza dayandığının farkına varamadık. Eskiden her zorluğun üstesinden gelebilme yetimiz olan toplum olma, birlik olma özelliğimizi yitirdiğimizden dolayı da hak etmediğimiz hakaretlere fırsat verdik.  Yarınlarımızın belirsizliği, endişelerimiz,, korkularımız hep bu yüzden ama biz hala gaflet uykusundan uyanamadık.

(*) Hasan M Osman