Şaka gibisiniz!

Ediz TUNCEL

2019’u da geride bırakıyoruz.

Sonu gelmez hamasetle, öfkeyle, nefretle, yalanlarla, dolanlarla, acılarla, ölümlerle, hırsızlıklarla, cinayetlerle, tecavüzlerle, intiharlarla, kazalarla, kavgalarla…

Küçücük memleketimiz tam anlamıyla ölüm tuzaklarıyla dolu bir açık hava tımarhanesine döndü.

Sayısı bilinmeyen bir nüfus, memleket resmen sorma gir hanı!

Eğitim, sağlık, ulaşım gibi konularda hiçbir sağlıklı planlama, programlama yapılamıyor.

Elime bir gazete müsveddesi geçti, müsveddesi diyorum çünkü çoğu basın-yayın organı birilerinin tetikçisi olmaktan öteye bir halt değil…

Gazete müsveddesinde gelir ve ne kadar vergi ödediğini beyan eden kurumlar, kuruluşlar ve şahıslar var.

Okudukça insanın bir yerleriyle gülesi geliyor.

Memleket resmen vergi kaçakçılığı cenneti, kör tuttuğunu eder misali…

Gelen giden hükümetler bütçe açıklarından yakınıyor ve topladıkları gelirleri sadece maaşlara ödediklerinden dem vuruyor…

Kimse memlekete adaletli bir vergi sistemi getirmeyi, gelirleri adam gibi takip edecek bir sistem kurmayı düşünmüyor.

Çünkü siyasiler seçim zamanlarında göz yumdukları sistemden faydalanıyor, bu tepeden tırnağa kokuşmuş düzen sayesinde koltuğu kolluyorlar.

Yani al gülüm, ver gülüm düzeni…

Hayatımız böyle geçti, kendimizi bildik bileli bu kokuşmuş, bu rezil düzenin esiri olduk.

Şu KKTC denen gariplikler diyarının medyasında nerdeyse 15 yılım geçti.

Sayısız köşe yazısı yazdım, sayısız TV programına çıktım, sayısız rezaletten dem vurduk, tek tük de güzel şeylerden…

Tek tük güzel şeyler!

Onlar da daha çok sanat etkinlikleriyle ilgiliydi, hepsi o kadar.

Ne trafikteki sorunların düzeldiğinden dem vurduk, ne sağlıktaki sorunların, ne eğitimdeki sorunların, ne ülkedeki asayiş sorunlarının, ne de adalet sistemindeki çöküntünün düzeldiğinden bahsedebildik.

Tüm sorunlar gün be gün,katmerlenerek arttı da arttı.

Bunların birinci sebebi siyasilerin basiretsizliği, ikinci sebebi ise iki kuruşluk rant hesaplarıyla hala bunlara göz yuman halkın genelinin ta kendisidir.

Herkes denizin bittiğinin farkında ama kimse kabullenmek istemiyor, kimse elini taşın altına koymak istemiyor, hala sorunların çözümünün Türkiye’den, AB’den filan geleceğini, ya da bir çözümle kurtulabileceğimizi ve Rumlarla kardeş kardeş, komşu komşu yaşayabileceğimizi sanıyor…

Nerdeyse kimse, ama hiç kimse bizim bu vurdum duymaz halimizle insan yerine konmayacağımızı düşünmüyor.

Kimse Kıbrıslı Türkler olarak hatalarımızla yüzleşmeyi düşünmüyor.

Hatalarımızla yüzleşmediğimiz, kendimize çeki düzen vermediğimiz sürece beterin beteri olacağımızı bir türlü kabullenemiyoruz.

Hani derler ya, alışmış kudurmuştan beterdir, aynen öyleyiz, başkalarının bizim hatalarımızı düzeltmek için elini taşın altına koymasına alıştık bir kere…

Arabama güvenlik kamerası taktım, hergün abartısız en az 20-30 tane ciddi trafik ihlali kameraya yansıyor, insanların kafasında sanki beyin yerine kokuşmuş çamur var…

Net şekilde yakalananları polise veriyorum, anında cezayı yapıştırıyor.

Bu arada, polis tamamen yasadışı, kuraldışı, standartsız yapılmış yollarda trafik kontrolü yapıyor, bazı yerlerde doğrudan kendileri trafik ihlali yapıyor, trafik kontrolü yapacağım diye trafiği akıl almaz bir şekilde tehlikeye attığı da oluyor.

Bu da başka bir dert.

Felaket boyutunda kazalar oluyor, yargı sistemi sağ kalanı yargılıyor, yollardaki arızalara sebebiyet verenleri, arızaları gidermekle sorumlu olup da gidermeyenleri hesaba çekmiyor, gücü yettiğine sözde adalet uyguluyor.

Ortadan bariyerle ayrılması gereken anayollarda aşırı sürat ve dikkatsiz sürüşten sayısız kez karşı şeride geçenler ve yolunda giden masum insanları öldürenler oldu, bir tek kez bile yargı sistemi devlette gerekli önlemleri almayan yetkilileri hesaba çekmedi, hesabını sormadı, yargının gücü ancak kazayı yapana yetti…

Birçok arkadaşımız, dostumuz, canımız bu şekilde parçalana parçalana öldü gitti, arkalarında asla tedavi edilemeyecek travmalar ve gözü yaşlı sevenlerini bıraktılar.

En son Esra Korcan feci şekilde katledildi, devlet yetkilileri halkın tepkisinden çekinerek gittiler kaza yarine bariyer koydular, ki orada başka ölümlü kazalar da olmuştu…

İlk ölümlü kazada, hatta kazalar olmadan konmuş olsaydı, bugün o insanlar aramızda olacaktı.

Yargı sistemi ise bir tek kez bile olsa devlet yetkililerinden bu felaketlerin hesabını sorsaydı, ki soracak yetkisi vardır, herkes kendine çeki düzen vermeye başlayacaktı, en azından bazı tedbirler özellikle ölümlü kazaların olduğu noktalarda alınmaya başlayacaktı.

Ama nerde…

Sorumsuz, saygısız insan müsveddeleri yüzünden masum insanlar, canlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız ölmeye devam ediyor, Azrail’in piyangosu kime çıkarsa…

Şu lanet olası 13. Maaşları bir sefer ödemeseler, ya da kesintili ödeseler, ordan ayırdıkları parayla yollardaki emniyet tedbirlerini artırsalar, en azından ölümlü kazalar azalacak…

Ama bizim Başbakan diyor ki 13. Maaş kazanılmış hakmış!

Ne hakkı be kardeşim, ne hakkı!

Düpedüz kazanılmış avantadır, başka da hiçbir halt değildir, sadece adını hak koydunuz, o kadar!

13. maaşın kökeni ve başlangıç noktasında işçinin hakkıdır, memurun avantası değildir!

Ama bugün o lanet olası avanta işçinin emekçinin cebinden kesilen vergilerle memura ve emekliye 13. Maaş diye ödeniyor, olay bundan ibaret!

Bu lanet olası avanta paramparça edilerek ölen, sevdiklerinden, yaşamdan koparılan insanlarımızdan daha mı değerlidir!!!

Dahası, gelen giden hükümetlerin bir tekinin bile savaştan beter katliamların yaşandığı trafik konusunda bir seferberlik başlattığını göremedik.

Hade klasik siyasetçisiniz, herkes hatalı, siz masumsunuz, hirçbir sorumluluk kabul etmiyorsunuz, masum insanları diğer insanların hatalarından dakoruyamıyorsunuz,  bari kılınızı kıpırdatın da şakşakçı medyanızı olsun bu konuda kıpırdatın biraz, reklamlarla, bilgilendirici yayınlarla insanların trafik sorununundaki sorumluluğunu sürekli hatırlatsınlar, belki kafalara biraz olsun dank eder, felaketin boyutu anlaşılır…

Sizin ve yarattığınız sorumsuzluk abidesi düzende başıbozuk, serseri mayın gibi dolaşan sürücü müsveddeleri yüzünüzden sabah evimizden çıktığımızda bir daha eve sağ salim dönüp dönmeyeceğimizi bilemiyoruz.

Sendikalarsa sus pus!

Memlekette, hani derler ya, zibil sürüsü kadar, aynen o kadar sendika var.

Bir tekinin bile gerçekçi olarak memleket sorunlarına değindiğini ne gördüm, ne de duydum.

Bir Arslan Bıçaklı vardı, bir Ahmet Kaptan, bir de Mehmet Özkardaş, televizyonda atışırdık, kapışırdık, ama en sonunda ortak noktada buluşurduk, sivil toplum örgütlerinin başı olarak birşeyleri ite kaka da olsa siyasilerin aklına sokardık.

Onlar da bitti gitti.

Meclis’te değişen birşey yok, ha Hababam Sınıfı, ha bizim zoraki Meclis…

İşleri güçleri atıp tutmak, biri atıp tutarken cep telefonlarında, bilgisayarlarda oyun oynamak, geyik muhabbeti yapmak!

En son marifetlerine göre,  yeni av yasasıyla tek seferde 100 tane cikla, bilmem kaç tane üveyik, bilmem kaç tane yaban güvercini vurulmasının doğayı koruyacak şekilde ve adaletli olacağına, vurulan hayvanların ise sosyal medyadan paylaşılmamasına karar vermişler!

Peki memleketteki bütün trafik levhalarını vuran avcı kılığındaki sapıklara karşı ne önlem alınacakmış!!!

Sorma gir hanına dönen, ipini koparan serserinin, ipsizin sapsızın memlekete doluşmasına, her an her yerde sayısız olay çıkmasına, trafik katliamlarına, çevre katliamlarına, en az bin personel eksiğiyle çalışan polisin, okulların, sağlık sisteminin sorunlarına ne gibi bir çözümünüz var!!!

Sadece sokakta halkın dile getirdiğini Meclis’te kırık plak gibi çalmak için mi orada dikiliyorsunuz!

İyi be vallahi!

Vallahi şaka gibisiniz!

……………………

Camilerdeki devasa hoparlörlerle ortalığı inim inim inleten ezan sesleri mahkemelik olmuştu, mahkeme şikayetçiyi haksız buldu!

Medyada kararı destekleyenler oldu, yerden yere vuranlar oldu, herkes kendince haklıydı.

Şikayetçi ne kadar haklıydı, ne kadar haksızdı, davanın esas açılış sebebi ses kirliliği miydi, değil miydi,  orası ayrı mesele.

Ama ben sabahın köründe çift camlı yatak odası penceresinin arkasından ses ölçüm cihazıyla oda içinde duyulan ezan sesini ölçüyorum, ortalaması tamı tamına 72 desibel!

Pencere açık olsa, daha beter olacak!

Camlar titriyor, çocuk yattığı yerden havaya sıçrıyor.

Gündüz vakti, herkes ayaklanınca olsa, sorun olmayacak, onca gürültünün arasında duyulacak, geçip gidecek.

Camiyle ev arası mesafe kuş uçusu nerdeyse 300 metre.

Benim evimde, kapalı pancurun ve çift camın arkasından sabahın köründe bu şekilde duyulabiliyorsa, caminin yanındaki konutlarda o sesin nasıl duyulduğunu Allah bilir!

Bazen makul seviyelerde geliyor ses, bazense akıl almaz bir gürültüyle, sanırsın kıyamet koptu!

Mevcut sesin yarısı açılsa bile yine rahatlıkla duyulacak, hiçbir rahatsızlık da vermeyecek, ama bunun için de bahane şu, uzaktakiler duyamıyormuş!

Bugün iyi bir dostum da olan bir cami imamıyla bu konuyu konuşuyorum, gayet mantıklı bir öneri getiriyor.

Diyor ki, en uzaktaki vatandaşın bile duyabileceği şekilde camilerden yayın yapılıyor, dolayısıyla yakın yerlerde yaşayanlar rahatsız olabiliyor,  yerleşim yerlerinde farklı noktalara küçük hoparlör sistemi kurulsun, ses de olabildiğince kısık tutulsun, böylece her yerden herkes ezan sesini makul ses seviyesinde duysun ama kimse rahatsız olmasın.

E, gayet mantıklı bir çözüm önerisi, aman aman öyle fazla bir maliyeti de olmayacak, örneğin bir köyde birkaç noktaya yerleştirilen bir hoparlör sistemiyle herkes normal bir ses tonuyla ezanı dinleyebilir, kimse de şikayetçi olmaz. 

Şehir içlerinde de aynı şekilde belirli hakim noktalara hoparlörler yerleştirilebilir, makul bir ses tonuyla, ortalığı yıkıp dökmeden her noktaya ezan sesi ulaştırılabilir.

Yoldan geçen insanın 50 desibellik konuşması evden duyulabiliyor, ama rahatsızlık vermiyor, dolayısıyla lokal bir hoparlörden gelecek kısa süreli yayın da kimseyi rahatsız etmez.

Burada maksat ve hedef önemli!

Diyanet bu konuda kılını kıpırdatırsa, olur!

Bir defa da şu klavyenin başına oturduğumuzda güzel birşeylerden bahsedebilsem, belki de dünyanın en mutlu insanlarından biri olacağım…

İnşallah yeni yılda ve gelecek yıllarda bizim özlediğimiz güzellikleri çocuklarımız olsun görebilecek.