• BIST 13938.48
  • Altın 6440.16
  • Dolar 46.265
  • Euro 53.7931
  • Lefkoşa 19 °C
  • Mağusa 19 °C
  • Girne 20 °C
  • Güzelyurt 18 °C
  • İskele 19 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 11 °C

Geç kalmış bir yazı

Oya GÜREL

Bu yazıyı tam 11 yıl önce sınırların ilk açılışının ardından duyduğum heyecanla yazmıştım. 15 Temmuz’daki darbe, ardından gelen 20 Temmuz harekâtı, bölünme ve sınırların yeniden açılışıyla devam eden kısa bir tarih… Hatırlamamız için 30 Yıllık Hasret Yıllardan 1974 ve takvimler 15 Temmuz’u gösteriyor.... O sıralarda üniversite eğitimim için Ankara’da bulunuyordum ve o gün, kendimize bir armağan olarak görümcemle birlikte kuaföre gitmiştik. Saç kurutma makinelerinin gürültüsü ve gürültüyü bastırmak için yüksek sesle konuşan kadınların seslerine, sonuna kadar açılmış olan radyodan yükselen müzik sesi karışıyordu. Birden, bir şarkının tam ortasında müzik yayını kesiliverdi. Bu olağandışı kesintiyle, kuaför dükkanındaki kadınlar sessizliğe gömülürken, kuaförler de kurutma makinelerini kapattı. Henüz bir saniye önce tam bir ses cehennemi olan dükkân şimdi bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Herkes, böyle bir kesintinin ardından önemli bir haber geleceğinden emindi... Radyo spikerinin sesi, o sessizliğin içinde bir bomba gibi patladı: “Sayın dinleyiciler, şu anda aldığımız bir habere göre, Kıbrıs’ta askeri bir darbe gerçekleştirilmiş, Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios ise öldürülmüştür.” Neye uğradığımı şaşırmıştım. Düşünemiyordum bile. Sanki binlerce arı kafamın içine doluşmuş, korkunç bir vızıltıyla beynimin her hücresini iğneleriyle sokarak dolanıp duruyorlar gibiydi. “Kıbrıs...darbe...öldürülen cumhurbaşkanı....” ne ifade ediyordu bütün bunlar? Ardından ne gelebilirdi? “Ya darbenin tamamlanmasının ardından silahlar bize, yani Kıbrıslı Türkler’e dönerse ne olacak?”, “Dönmez değil mi?” kendi kendime sorular sorup, kendi kendimi yatıştıracak yanıtlar bulmaya çalışıyordum ama nafile... Darbenin, artık bir parçası olmadığımız söylenen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış olması bir şey değiştirir miydi? Sonunda bir kaosa sürüklenmekte olan yer, benim adam, Kıbrıs’ımdı. Bütünü ya da yarısı olması ne farkederdi ki böylesi minicik bir yerde... Yine de o haberin aslında neredeyse 30 yıl sürecek bir hasretin başlangıcı olduğunu o sırada tahmin edemiyordum. Sıkıntılı bir bekleyiş başlamıştı. İngiltere ve Yunanistan’la birlikte Kıbrıs’ın üç garantöründen biri olan Türkiye, adadaki bu durumun bir an önce düzeltilmesi için yoğun temaslar başlatmış, müdahale hakkının kullanılması yönünde özellikle İngiltere’ye işbiriliği çağrılarında bulunuyordu. Çağrılar karşılıksız kalır ve tarih 20 Temmuz’a yanaşırken, sabahlara kadar başından ayrılmadığımız radyodan dinlediğimiz BBC’de, “Türk savaş gemileri, Akdeniz’de bilinmeyen bir yöne doğru ilerliyorlar” haberlerini duymaya başlamıştık...ve 20 Temmuz sabahı, güneş henüz doğarken beklenen haber geldi. “Türkiye Kıbrıs’a çıkartma yaptı!” Karmakarış duygular içindeydim. Sevinmeli mi yoksa 11 yıl aradan sonra minicik adamın yine savaşın içine düşmesine ağlamalı mı bilemiyordum. Tüm ailem oradaydı. Annem, babam, kardeşlerim, okulu benimkinden önce kapandığı için Kıbrıs’a geri dönen eşim, dostlarım sevdiklerim...halkım, insanlarım... Gazetelerde çıkan savaşla iligli ölü, yaralı fotoğraflarına içiniz titreyerek bakmanın ne olduğunu bilir misiniz? Ya da Ankara’daki Kıbrıs Türk temsilciliğine giderek duvara asılan şehit listelerini, “ya onlar da buradaysa” korkusuyla incelemenin?.. 22 Temmuz günü ateşkes kararının ilan edilmesinin ardından temsilcilikten Ankara’da yaşayan Kıbrıslılar’dan gönüllü olanların gemilerle Kıbrıs’a gönderilebilecekleri bu nedenle isteyenlerin listeye isimlerini yazdırmaları gerektiği bildirildi. Tüm sevdiklerim oradayken Ankara’da kalmanın bir anlamı var mıydı? Listeye yazıldım ve 12 Ağustos sabahı başlayan, büyük bölümü feribot, Kıbrıs açıklarından sonra ise aktarıldığımız çıkarma botlarıyla gerçekleşen yolculuk sonucunda Girne Kalesi’nin arkasındaki küçük koya indirildik. Kale önünde bizi bekleyen otobüslere bindirildik ve Lefkoşa’ya gitmek üzere Girne sokaklarından geçmeye başladık...Tanrım! o cıvıl cıvıl Girne, bir ölüm sessizliği içindeydi. Bomboş ve sessiz. Telaş içinde terkedilmiş lokantaların önündeki masalarda içlerinde hala kokuşmaya başlamış yemek olan tabaklar, devrilmiş içki şişe ve bardakları duruyor, bir-iki kedi bu “açık büfe”nin keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Otobüs Boğaz’a doğru ilerlerken, keskin bir yanık kokusu ciğerelerimizi doldurdu. Beşparmak Dağları’nın üzerindeki o yemyeşil ormanların yerine şimdi üzerlerinde hala dumanlar tüten yanmış kütükler ve simsiyah bir renge dönüşmüş çıplak toprak vardı... Bu yolculuk, 30 yıllık hasret yolculuğunun başlangıcıydı. Tarih 27 Nisan 2003 ve ben, kızkardeşim Yonca, Harun ve küçük yeğenim Arda’yla birlikte, 23 Nisan günü tüm dünyayı (ve bizi) şaşkına çeviren bir kararla açılan Ledra Palace sınır kapısının önünde, bu hasreti sonlandırmak için, benim gibi hasret gidermek amacıyla oraya giden binlerce insanın arasına sıkışmış bir halde bekliyorum. İki saatlik bir itişip kakışmanın ardından işte! 30 yıldır basmadığım toprakların üzerindeyim. Rum polis kontrol noktasından geçip Dragos Meydanı’na ulaştık. Yani daha bir süre öncesine kadar ancak Lefkoşa Arabahmet bölgesindenki Yiğitler Burcu’ndan aşağıya bakarak seyredebildiğimiz meydan. Yiğitler Burcu’nda yine bu sefer içinde bizim gezindiğimiz meydanı seyreden insanlar vardı. Türkiye’de doğdukları için Rum yönetiminin geçiş izni vermediği insanlar... Uzun Yol’a yöneldik. Ne kadar çok anım vardı bu yolda. Tüm kardeşler harçlıklarımızı biriktirir, sonra da bu yolda bulunan Mavros mağazasına gider, Monopoly, Spirograph gibi oyuncaklar alırdık. Şimdi ayrılmış olduğum eşimle flört dönemlerindeki kaçamaklarımızda hep bu yolda bulunan sinemalara pastanelere giderdik. Muziplik olsun diye peşimize takılan arkadaşlarımızın pasta, sinema paralarını ödemek zorunda kalırdı ayıp olmasın diye...Annemin İstanbul şivesiyle, “posa ine tuto” diye fiyat sorduğu ermeni kumaş tüccarlarının dükkanları da buradaydı hep...bıraktığım gibi bulamayacağımı biliyordum ama gerçekten de çok değişmişti. Arabalara kapanmış, dükkânların arasına sağlı sollu sokak caféleri yerleşmişti. Daha bir parlıyordu sanki ve sanki daralmış gibiydi...Ama Mavros yerli yerinde duruyordu. Yenilenmiş, restore edilmişti ama buradaydı işte. Düzenlerini 30 yıl boyunca hiç değiştirmemişler. Yine alt katta oyuncaklar, üst katta ise spor giyim eşyaları satılıyor. Monopoliler bile yerli yerinde ama bir farkla. Bizim biriktirdiğimiz harçlıklarımızdan aldıklarımızın üzerindeki İngilizce yazıların yerini Rumcaları almış. Attığımız her adımda bir Kıbrıslı Türkle karşılaşıyoruz. Neredeyse Güney Lefkoşa’nın sokaklarında Kıbrıslı Rum’u mumla arayacağız. Belli ki onlar da bizim tarafa hücum etmişler. Herkesin yüzünde şaşkın ama mutlu bir gülümseme var. “Galispera” sesleri, “merhaba”yla karışıyor. Bir caféye oturup, buz gibi soğuk Keo birası içiyoruz. Damağımda 30 yıl önceki lezzet. Türk olduğumuzu anlayan orta yaşlı Kıbrıslı Rum bir çift yanımıza yaklaşıyor ve cep telefonumuzu kullanarak Kıbrıslı Türk arkadaşına ulaşıp ulaşamayacağını soruyorlar. Yardımcı oluyoruz ve arkadaşıyla konuşup buluşmak üzere randevu ayarlıyor. Minnettarlıklarını göstermek için, tüm itirazlarımıza rağmen içkilerimizi ödüyorlar ve hepimizi bir bir yanaklarımızdan öperek yanımızdan ayrılıyorlar... İşte bu! İşte 30 yıllık hasretin sonu... Galimerhaba Kıbrıs! 1974 harekat1 Exif_JPEG_PICTURE kibris1

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları