• BIST 13938.48
  • Altın 6436.96
  • Dolar 46.2588
  • Euro 53.7824
  • Lefkoşa 19 °C
  • Mağusa 19 °C
  • Girne 20 °C
  • Güzelyurt 18 °C
  • İskele 19 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 11 °C

“O”

Oya GÜREL

O içimizden biri... Ama bir küskün... Hayata, topluma, yaşamını adadığı insanlara küskün..... Kullanıp, dürüp büküp bir kenara attığımız insanlardan birini anlatmak istiyorum size... Henüz 20. yüzyılın başı denilebilecek tarihlerde dünyaya gelmiş...Tabi ki burada Kıbrıs’ta..... Yaşamı, bir sömürge çocuğu olarak başlamış..... O her sabah, okuluna gittiğinde, göndere İngiliz bayrağı çekilirken “Kıralım çok yaşa” marşını okur, babası ise başka bir okulda, öğrencilerine gizlice İstiklal Marşını söyletirmiş... Kıbrıslıların İngiliz askeri olarak 2. Dünya Savaşına katıldığı dönemlerde, sıtma olmuş, uyuz olmuş, çayına koyacak şeker olmadığı için meyan kökü ezmesi katmış, süpürge otundan ekmek yemiş... İyi zamanlarda, köy fırınından çıkan sıcak ekmeğe dökülen taze zeytinyağı, onun kral sofrası olmuş... Mum ışığında, idare lambasında, siren seslerinin müzik olduğunu hayal ederek ders çalışmış.... Ve sonunda, babasının dişinden tırnağından biriktirdikleriyle, İstanbul’a giderek, tıbbiyeye yazılmış... O zamanlarda Kıbrıs sömürge ülkesi ya, “Anavatan”da peşlerine sivil polisler takılmış, “İngiliz casusları ne halt karıştırıyor” diye... Ama yılmamış.... 1950’lerde kaç tane Kıbrıslı Türk doktor var ki memlekette.... kafasına takmış bir kere...mezun olmuş... Bu arada, İstanbul’da tanıştığı bir melez güzeliyle de evlenmiş... İngiltere’de ihtisas falan derken, vatanına geri dönmüş, tam “EOKA”, “Taksim” çığlıklarının  göklere yükseldiği o dönemde.... Çiçeği burnunda genç bir doktor. Önce Lefkoşa’da kendi yağıyla kavrulmaya çalışmış. Ama bu iş, fakir bir ailenin çocuğu için gerçekten zor.... Bu arada Cumhuriyet kurulunca, kurtuluşu, “hükümet doktoru” olmakta bulmuş. Bulmuş bulmasına da çocuklarına da aktardığı o asi ruh yok mu? Rahat duramamış bir türlü... O zamanlarda milliyetçilik var insanların yüreğinde, Volkan, TMT... Eşine, çocuklarına hissettirmeden katılmış olayların içine balıklama... Hem de, o dönemleri yaşayan bir yakınımın anlattığı gibi dava adamlığına, ingiliz sömürge idaresinden memurlara tanınan taksit hakkıyla aldığı arabanın taksitinin ödenmesi gibi bir şart öne sürmeden...salt kendi iradesiyle... Ama serde bir türlü öne eğilmeyen ruh var ya... rahat durmamış bir türlü...gazetelere özgürlük yazıları, baskılara lanetler falan... Yaşatırlar mı adamı? Bir gece, Rum polisin döve, döve komalık ettiği  sarhoş bir Rum, onun nöbetçi olduğu gecede hastaneye getirilmiş... Ölümün eşiğinde  gelen adam, zaten bir çeyrek sonra dünya değiştirmiş... İşte mazeret.... Mahkeme falan derken, asi doktor, önce Baf’a sürülmüş, sonra da hükümet görevinden ayılmak zorunda kalmış... Ama yaşamak gerek...tüm bu kavgalar sırasında, çocuklar üçü bulmuş... Yıl 1963. Çoluğu çocuğu toplayıp Larnaka’ya göçmüş... Borç-harç, bir klinik açmış...durum hiç de fena değil...O yörede, sadece onun gibi kadın-doğum doktoru değil, “eli bıçak tutan Türk doktor bile yok” “Tamam” demiş...yaşamı kurtaracağız artık... Ama devran insanların keyfine göre dönmüyor ki.... Savaşın çıkacağı tutmuş bir yerde... Dedik ya, oralarda eli bıçak tutan tek doktor, bizim kahramanımız... Bir gece karanlığında mücahitler, sınırda sıkışıp kalan evine gelmişler. Tıbbi malzemelerini çarşaflara sarıp dolayıp, arka duvardan aktarırken, ailesini ve onların evinde toplanan mahalleliyi de kurtarmışlar arada..... Genç doktorumuzun henüz borcunu ödemediği aletlerle, sahra hastanesi oluşturulmuş, Larnaka’nın Cennet Sineması’nda... Kadın-doğum ihtisası gören kahramanımız, en sıcak günlerde, deşilmiş bağırsakları toplamış, kan fışkıran ciğerleri dikmiş..... Askeri arabalara binip, mayın tarlalarını aşarak, mahsur köylere ulaşmış, yaralanan mücahitlere derman olmak için.... Silah seslerinin durulmasından sonraki yıllar ise malum.... Larnaka bir “getto” Giriş de çıkış da zor.... Doktorun borçlu aletleri, Cennet sinemasından çıkarılıp, Sancaktarlığın el koyduğu bir ikiz eve taşınır ve “Hastane” kurulur... Lefkoşa’nın özel doktorları, her şey durulduktan sonra, kliniklerinde eskisi gibi özel hasta görmeyi sürdürürken, bizim doktor, kendini zorunlu olarak devlet hizmetinde bulur, 2’si mücahit yardımı olarak kesilen 30 liralık maaşla, tüm çalışanlar gibi... Hastane ise onun malzemeleriyle donanmış..... Doktorun malzemesi devletleşir ama borcu devletleşmez.... Faizin faizi bindikçe biner üstüne... Vatan-Millet, Sakarya edebiyatı yapıp, iaşeleri bile iç ederek servetine servet katanlar yanında, bizim garibin, bankadaki borcunun faizine faiz biner... Kimin umurunda... “Neler yapmadık ki bu vatan için, kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik” misali... milletin kurtlu bakla bile bulamadığı dönemlerde, “gerekirse kiraz da yemeyiz” diye nutuk atanlar, yükseldikçe yükselirken, kahramanımızın da vatanına ipotek ettiği tıbbi malzemesinin borcu yükseldikçe yükselir.... Bu arada çocuklar dördü bulurken, yaş da kemale erer... Yıl 1968... Bu arada, savaşın getirdiği “getto” olayı da çözülür... Ama kahramanımız gırtlağına kadar borç içindedir... Borç harç aldığı ve faiziyle birlikte çığ gibi büyüyen kredi  ise artık ödenemeyecek boyuttadır. Kimseninki devletleşmezken, onun devletleştirilen borçlu tıbbi malzemeleri ise, artık onun bile değildir... Yaş 41’i bulurken, bu kez şansını başkentte aramaya karar verir.... Komik ama, kurşun sesleri durulduktan sonra, birden 5 yılını ve çocuklarının tüm geleceğini gözünü kırpmadan bu vatana veren adamın, (Hani şimdi Rum yönetimi dedikleri) “Cumhuriyet hükümeti zamanında” işten ayrıldığı anımsanır... Devlette istediği görevin önüne “Cumhuriyet”in engeli konur. Yeniden devlet işine girene kadar, borcun üstüne borç eklenir. Klinik açar. Ama yüreği yanıktır. Süpürge tohumundan ekmek yediğini, en baba şöleninin taze zeytinyağlı köy ekmeği olduğunu unutan biri değildir o..... Köylü kadını gelir...Fakir...onuncu çocuğun gebe... “Param yok doktorum...Bizim herif laf dinlemez...” Kuruş almaz.... “Borçluyuz doktorum...aman.....bu kadar verebiliriz....” “Gönlünden kopanı ver” olur yanıtı.... Adı “beleşçi doktor”a çıkar.... Süslü püslü kalantor hanımları tenezzül etmez ama, toprağın çocukları şifasını onda bulur. Bu arada kavga gürültü, savaşta verdiği hizmetler, hizmetten sayılır ve “Türklerin ‘yıkıldı’ diyerek reddettiği Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından reddedildikten sonra bir kez daha, ‘hükümet Doktoru değildi’ diye reddedilen kahramanımız, “memur doktor” payesiyle onurlandırılır’ İyi bir doktor olduğu için de, hastanede “klinik şefi” olur... Ama sadece içki değil şişede durduğu gibi durmayan...Kan da öyle...Damarda durduğu gibi durmaz deli yürekte... Bir zamanların “milliyetçi” genci, bu sefer de “komünistliğe” soyunur... Hiç işi yokmuş gibi, hükümeti eleştirir...abuk sabuk laflar etmeye başlar...eşitlik, barış gibi... Hatta, çocuklarına bile “zehri” aşılar Susturulması gerek bu hainin... Susturulur da.... Ameliyat ettiği bir hastasından “rüşvet” istediği iddia edilir... Onurunu kurtarmak için, son olarak, tüm hizmetlerine ve vatanı uğruna içine ettiği yaşamına karşın kendisine oynanan oyun karşısında, istifa eder. Sadece görevinden değil, mesleğinden de... Onunla birlikte mezun olup bu ülkeye gelen ve ondan sonraki doktorların hepsinin “köşe” olduğu bu ülkede, “rüşvetçi” doktorun, 50 yıllık meslek yaşamı sonunda elde ettiği tek maddi varlık ise bir adet 2. el araba. Ama o, orada...ismini anmak istemeseler de orada..... Toplum içine karışmayı artık reddetse bile biliyor... O, bu kadar haksızlığa rağmen, yine de mutlu ve huzurlu. Çünkü o, bıraktığı yerden, yetiştirdiği çocuklarının bayrağı devraldığını biliyor... Çocuklarının, sadece onun çiğnenen haklarının değil, tüm toplumum çiğnenen haklarının hesabını soracağını biliyor.... Hatta onun gibi işsiz, ekmeksiz de kalsalar... O, benim babam!...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları