• BIST 101.971
  • Altın 229,623
  • Dolar 5,3205
  • Euro 6,0379
  • Lefkoşa 9 °C
  • Mağusa 11 °C
  • Girne 11 °C
  • Güzelyurt 7 °C
  • İskele 11 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 1 °C

Hangisi olsun?

Ediz TUNCEL

Cumhurbaşkanı Akıncı ve işine geldiğinde sol gösterip sağ çakan sol kesim federasyon diyor...

Eh, bilmeyen yok, Amerika’nın güdümünde olan BM’nin Kıbrıs’ta çözüm modeli 50 senedir federasyondur...

Peki ama gerçekte istenen temelinde siyasi güç paylaşımının yapılacağı bir federasyon modeli midir?

Yoksa, federasyon tezi bölgedeki Amerikan çıkarlarına göre şekillenecek ve nihayete erecek bir siyasete zaman kazandırmak için uydurulan oyalama taktiklerine kılıf olsun diye icat edilen, kulağa hoş gelen 50 senelik bir palavra mıdır?

Bana göre masada olan ikinci seçenektir.

Bugün Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyinde kalan Rum mallarının tazminatlarını ödeyecem dese, sorun beş dakikada çözülür, Kıbrıs bölünmüş ve iki devletli bir ada olarak kalır...

Peki Türkiye bu bedeli öder mi?

Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı süresince izlediği akılsız politikalar ve sonucunda Türkiye’nin içine doluşan milyonlarca Suriyeli, Afgan, Iraklı göçmen yüzünden yediği yüz milyar doları rahat aşan kazık yüzünden ödemez, ödeyemez, çünkü bugünkü ekonomik şartlarda maddi ve manevi tazminat olarak Allah bilir kaç on milyar Euro ödemek zorunda kalır...

Devam etmeden önce tarihte unutulan bir detayı hatırlatayım; Bosna-Hersek olayları daha bitmemişti.. Müslüman kesimi temsil eden lider (Alija Izzetbegoviç) parlamentoda tamamen duygusal sebeplerle ve siyasi gaylelerle şov amaçlı olarak ayrılıkçılık üzerine abuk subuk bir konuşma yapmış, Bosna’da Müslüman nüfusun Sırp nüfustan biraz daha fazla olmasına güvenerek referandum ve bağımsızlık istemiş,  Sırp liderler ve vekiller önce şaşırmış, sonra  çok sert tepki göstermiş ve böyle birşeye kalkışırsanız açık açık canınıza okuruz demiş, inadında ısrar edince ve siyasi hırsı uğruna amacına ulaşınca, hemen arkasından olaylar patlak vermiş, olanlar olmuştu...

Alija denen geri zekalı herif 1 Mart 1992’de hesapsız kitapsız yöntemlerle ilan edilen Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olmuş, o gün de ilk kan dökülmüş, galeyana gelen bazı Bosnalı Müslümanlar bir Sırp düğününü basarak gelinin babasını öldürmüştü.

Bunun arkasından gaza gelen birkaç Bosnalı ve Hırvat Müslüman eline silah alıp da sokaklara çıkınca ve referandumdan birkaç hafta sonra bir grup Sırpı daha katledince, bu katliamdan bir hafta sonra da misilleme yapmak için Sırplar bir o kadar Bosnalı Müslüman sivili katledince iş çığırından çıkmış,  çok daha iyi organize olan ve Rusya’yı da arkasına alan Sırp güçleri feci şekilde ve hedef gözetmeden Bosnalı Müslümanlara saldırmış, ortalıkta kan gövdeyi götürmüş, sonuçta BM ve NATO müdahale edene kadar 3,5 sene dolmadan 350 bin insan hayatını kaybetmişti...

Parlamentoda herşeyin başlangıcı olan o toplantıyı defalarca izlemiş ve Bosnalı Müslüman lidere fena halde sinirlenmiştim, hiçbir ön hazırlık ve çalışma yapmadan, sırf kendi siyasi hırsı uğruna kendi toplumunu ateşe atmıştı ve cayır cayır yakmıştı, onun aptallığının arkasına düşen bir avuç kuduruk faşist de Sırp sivilleri katledince Pandora’nın kutusunu açmış, Sırp faşistler de orantısız bir güçle ve misliyle karşılık verince ortalık cehenneme dönmüş, Sırplar daha neye uğradığını bile anlamayan Bosnalı Müslümanları ve Hırvatları vurdukça vurmuş, orantısız bir güç kullanmış ve katliam üstüne katliam yapmıştı...

Bugün tarih bu vahşetin nasıl başladığını ve onu aslında kimin aptallığının başlattığını hatırlamaz bile...

Ama ben de tarih de Sırpların sırf misilleme olarak yaptığı o vahşeti, o katliamları kimlerin organize ettiğini iyi hatırlarız, bir tanesi Slobodan Miloseviç, ötekisi de Radovan Karadziç idi, bir de Radko Mladiç vardı, bir general bozuntusu,  üçü de tam anlamıyla insan kasabıydılar ve çoluk çocuk demeden yüzbinlerin katledilmesinden sorumluydular...

Neyse, ortalık cehenneme dönmüşken ne olduysa olmuş,  bir anda süt liman oluvermişti?

Nasıl mı, önce bunları birbirine sokan “dış mihraklar”, yani Amerika ve Rusya o bölgede istedikleri güç paylaşımının dengelerini belirlemiş, sonra da iki tarafı Dayton’da bir araya getirip topu topu 8 saatte anlaştırmışlardı, hem de enseye tokatla...

İki taraf da acılar henüz tazeyken, 350 bin masum sivilin kanıyla beslenen kin ve nefret tohumları birer devasa ağaç olmuşken, taraflar birbirlerini bir kaşık suda boğacak durumdayken, iki taraf da kapalı kapılar ardında ite kaka anlaşmış, 8 saat sonra da kapıdan çıkıp gitmiş, o gün bugündür de paşa paşa geçinmeye devam etmektedirler...

Evet, hikayeyi biraz uzun tuttuk ama şimdi işin özüne ve püf noktasına gelelim.

Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken devletin garantörü üç NATO üyesiydi, daha başından işi garantiye almışlar ve Ruslarla flört etmekten pek hoşlanan Makarios’u ve Rumları kafa kola almışlardı...

Kuruluşundan itibaren daha üç sene bile geçmeden ortaklık devleti bozulunca da biz tu kaka olmuş, Rumlar ise o zamanki İnönü hükümetinin beceriksizliği sayesinde devlet koltuğuna ve gücüne tek başlarına sahip olmuşlardı.

Bugün hala da öyleleler.

Peki ne oldu da 50 seneyi aşkın bir sürede biz hala Rumlarla anlaşamadık!!!

50 seneyi aşkın bir sürede konuşulmadık, tartışılmadık hiçbir şey kalmadı, herkes de pozisyonunu açık ve net şekilde belirledi...

Anlaşma noktasına kadar defalarca gelindi ama hep bir taraf ayak oyunu çekti ve iş rayından çıktı.

Rumlar bu süreçte hep önümüzde oldu, uluslar arası siyasette hep kazanan taraf oldu, biz de hep kaybeden taraf olduk...

Rumlar 50 seneyi aşkın bir süredir ellerinde tuttukları gücü bir federasyon altına girerek paylaşırlar mı?

Bence asla bunu yapmazlar, yapacak olsalardı çoktan yaparlardı, Dayton modeli bir süreçte ite kaka taraflar birbirlerine bazı şeyleri kabul ettirirler ve işi bitirirlerdi, ki o noktaya kadar defalarca gelindi, Rumların kaçacak yeri kalmadığında da masadan Denktaş kaçtı, çünkü derdi bir anlaşma filan değil, sürdürebildiği kadar Kıbrıs’ın kuzeyindeki abuk subuk düzeni sürdürmekti.

Yine kritik soruyu soralım: Neden hala anlaşamadık?

Çünkü artık anlaşılacak, konuşulacak birşey de kalmadı...

Rum tarafı, İsrail, Fransa, Amerika, Mısır, İngiltere, Rusya gibi ortaklarıyla istediği anlaşmaları yaptı, Kıbrıs siyasetini istediği noktaya getirdi, ve hepsinden önemlisi, bölgedeki enerji siyasetinde de çok önemli bir aktör oldu, hatta merkezi bir rol sahibi de oldu...

1964’den beri taraflar masaya zaten anlaşmamak üzere oturmuşlardı, ama bu süreçte iki toplumu yönetenlerin hesapları farklıydı, Rumlar çok büyük oynadı, hep uluslar arası tribünlere oynadı ve kazandı, Türkler ise iç tribünlere oynadı ve hep kaybetti...

Geldiğimiz günde Rumlar alacaklarını aldılar, Türkler ise resmen don-gömlek cascavlak kaldılar.

Türkiye yıllar yılıdır bitmeyen ekonomik ve siyasi krizler yaşıyor, Kıbrıslı Türkler ise acınacak bir halde, en ufak bir işi bile beceremiyor, kafasına giyiyor, çözümün ve memleketteki sorunların çözümlerinin gökten vahiyle inmesini bekliyor...

Tabi ki daha çok beklerler, o ayrı mesele, yapılacak tek bir şey kalmıştır artık...

KKTC derhal lağvedilecek, yerine Kıbrıs Türk Devleti kurulacak, bu devlet de başkanlık sistemiyle yönetilecek, arkasından da şu abuk subuk Güvenlik Anlaşması ortadan kaldırılacak ve Türkiye ile, Doğu Akdeniz’deki enerji politikasının detaylarını da gözeten kapsamlı bir savunma, güvenlik ve ekonomik işbirliği anlaşması yapılacak...

Ay canım, vay canım, olur mu öyle şey, 54 senelik federasyon tezindan nasıl vazgeçeriz, bunca zaman heba mı olsun gitsin diyebilirsiniz...

Bal gibi de olur, kırmızı kabak gibi de olur, böreğini bile yaparız, ballayıp yeriz!

Aksi olursa ne mi olur? Biz de Türkiye de 54 senedir yediğimiz kazzıkların katmerlisini yemeye devam ederiz...

Az yukarda behsettiklerim yapıldığı anda BM’nin KKTC ile ilgili olarak Rumların isteği doğrultusunda aldığı tüm kararlar yeni statü karşısında ister istemez önemini, anlamını ve geçerliliğini yitirir, yeni bir uluslar arası sürece girilir, çünkü hukuk süreci böyle işler..

BM durup da yine bizim gibi ne halt ettiğini bilmeyen, bir ileri vites, iki geri vitesle giden geri zekalılarla mı uğraşacak!

Uğraşmaz, ama büyük tepki koyar, ve o tepkiyi iyi yöneten de bu gidişatta karlı çıkan taraf olur.

İşte ancak bu süreç başlarsa dengeler yerinden oynar ve Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye Doğu Akdeniz’deki enerji siyasetinde rol sahibi olabilir...

İşte o zaman iki taraf arasında gerçek bir siyasi mücadele başlar ve sonucu da muhtemelen iki tarafın birçok konuda ötekine bağımlı olmadığı, ötekinin etkisi altında kalmadığı bir konfederasyon olur, ya da gevşek bir federasyon olur...

Aslında her iki tarafın da istediği budur...

İki taraf da ne birleşmek istiyor, ne de bölünmek istiyor, gevşek bir göbek bağıyla durumu idare etmek istiyorlar...

Ama gel gör ki, ne bizim tarafta ne de diğer tarafta yüreği patlak tek bir siyasi figür yok, ya hasbel kader bir mevkiye gelmiş ve sudan çıkmış balığa dönmüş kuklalar var ya da bulanık suda balık avlamayı seven ve arada rantı götüren çokbilmişler...

Ne yazık ki kuklalar ve rantçılar bizim tarafta çoğunlukta, çokbilmişler de karşı tarafta çoğunlukta...

Ama yine de 8 saatlik bir Dayton ve Camp-David modeli yeter de artar bile...

Yeter ki aklımızı kullanalım.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları