• BIST 99.547
  • Altın 236,428
  • Dolar 6,1013
  • Euro 7,1788
  • Lefkoşa 24 °C
  • Mağusa 24 °C
  • Girne 25 °C
  • Güzelyurt 21 °C
  • İskele 24 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 19 °C

Kötü zamanlar...

Ediz TUNCEL

Türkiye – ABD ilişkileri tarihteki en kötü dönemini yaşıyor, ABD açık açık Türkiye’ye, daha doğrusu AKP iktidarına ve Erdoğan’a karşı açık açık cephe almış durumda...

Dahası, manzaraya baktığımızda, ABD Türkiye’yi bir NATO müttefiki olarak da gözden çıkarmış durumda.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ABD’nin Türkiye’ye karşı belirgin bir şekilde olumsuz yönde gelişti ve bu olumsuz gelişim halen de devam ediyor.

AKP döneminde çeşitli entrikalarla ciddi şekilde zayıflatılan Türk ordusuna alternatif olarak Türkiye’nin güney sınırlarında ABD tarafından devasa bir Kürt ordusu kuruluyor ve bu Kürt ordusu yakın bir gelecekte 1950’li yıllardan bugüne bölgede Türk ordusunun üstlendiği görevi kısmen de olsa devralacak şekilde geliştiriliyor...

Aynı şekilde, Türkiye – AB ilişkileri de tarihteki en kötü dönemini  yaşıyor ve durum o kadar hassas ki köprüler hep atılma noktasında duruyor...

Hatay bölgesinde Rus uçağını vurma olayından sonra Türkiye’ye köpür köpür köpüren Rusya ise Türkiye’ye karşı temkinli duruyor, işi Türkiye açısından daha da kötü bir duruma getirmek istemiyor, ancak Türkiye’den de daha fazla açılım bekliyor.

Geçen hafta Erdoğan’ın ziyareti sırasında Türkiye’nin Washington büyükelçiliği konutu önünde toplanan ve provokasyon yapan, sonra da Erdoğan’ın korumalarının saldırısına uğrayan grup, oraya kendi kafasına göre gelmedi, kanımca özellikle getirildi ve bir provokasyon olması için elden gelen “organizasyon” özellikle yapıldı...

Düşünsenize, en üst düzeyde resmi bir görüşme için bir ülkenin Cumhurbaşkanı başkente geliyor, polis yeterli tedbir almıyor, “burası Amerika, herkesin söz söyleme hakkı var” denerekten tam da Erdoğan’ın konuta geleceği sırada (saatini de nerden biliyorlarsa), “Amerikalı Kürtlerden” oluşan bir güruh orada peydah oluyor, kavga gürültü koparılıyor, Amerikan polisi yetersiz kalıyor.

Normal şartlarda, değil Amerikan polisi, CIA ve FBI ajanları orada fink atardı, güvenlik gerekçesiyle kimse o bölgeye yaklaştırılmazdı, oraya değil protestocuların yaklaşması,  kuş bile uçurtulmazdı!

Bu sözde protestocuların arasında çok rahatlıkla saklanabilen küçük bir otomatik silah bulunduran biri olsaydı, üzerinde bomba olan biri olsaydı ve Erdoğan oraya geldiğinde eyleme geçseydi, düşünün siz yaşanacak faciayı...

En azından her haltın içine bodoslama dalan  Erdoğan’ın korumalarının bir kısmının moleküllerine ayrılması hiçtendi!

ABD’de silah ve patlayıcı madde elde etmek çocuk oyuncağı, yeter ki niyet olsun!

Kimse bu detay üzerinde durmadı, basın ve siyasiler işin bu yönünü bugüne kadar hiç dikkate almadı...

İşimiz hikayedir, hikaye!!!

Erdoğan’ın Washinton ziyaretinde Türkiye ile resmen alay edildi, gırgıra alındı!

Orada verilen esas mesaj şuydu: Sizi istediğimiz gibi maskara ederiz, istediğimiz ortama çekeriz, istediğimiz yerde, istediğimiz zamanda buluruz, istediğimizi yaparız, hem suçluyu hem de güçlüyü istediğimiz gibi oynarızdır!!!

Hemen arkasından Trump Suudilere “bir uğradı” ve ilk etabı 110 milyar dolarlık, sonraki etaplarda ise toplamda 350 milyar doları bulacak bir silah anlaşması kopardı...

Taktik ve mesaj basit: Ver parayı, al silahı, gebertin birbirinizi, poponuz sıkışınca çağırın bizi, gelelim canımızın istediği gibi bir düzenleme yapalım, sizi kamplara ayıralım, size yine silah verelim, yine birbirinizi gebertin, laftan anlamadığınızda sizi hizaya getirecek, başınıza binbir türlü bela saracak terör örgütleri kuralım, siz bizi yine yardıma çağırın, gelelim ve yardım eder gibi yapalım, bizim istediğimiz rant düzenine uyarsanız ne ala, dertlerinize derman oluruz, istediğimiz rant düzenine uymazsanız, başınıza bela üstüne bela sarmaya devam ederiz, ta ki siz diz çökene, bizim istediğimiz hizaya gelene kadar...

Bu arada, ilginçtir ki, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde küçük ortağı olan ve üyesi olduğu AB ile ilişkilerinde hep sıkıntılar yaşayan İngiltere son birkaç ay içinde ikinci kez terörün vahşi yüzüyle tanıştı ve ne yazık ki, masum insanlar hayatlarını kaybetti...

Malesef ki, bunlardan bir tanesi de, 8 yaşında, Kıbrıs kökenli,  dünya tatlısı bir kız çocuğuydu...

İngiltere gibi bir ada ülkesinde baldırı çıplak radikal İslamcı bir terörist müsveddesi için patlayıcı madde bulmak, bomba düzeneği yapmak, hangi etkinlikte saldırı yapılacağına karar vermek o kadar kolay değil!

Hem de hiç değil...

Avrupa ana karasında olsa bu eylemler, anlarım.

Ancak İngiltere gibi güvenlik ve takip sisteminin en üst düzeyde olduğu bir ada ülkesinde bu tip eylemleri organize etmek hiç de kolay değil, olsa olsa el altından radikal terörist örgütleri destekleyen  istihbarat örgütlerinin desteğiyle yapılabilir...

Kötü zamanlardan geçiyoruz, hem de çok kötü zamanlardan ve son kırk yıllık sürece baktığımızda Doğu Akdeniz coğrafyasında giderek kötüleşen, giderek bölge halklarını cehennemi bir ortama sürükleyen, giderek artan bir vahşet ve dehşete maruz bırakan  bir süreç var.

Barış kelimesi artık bölgemizde unutuldu, yakın bir gelecekte de bölgemize barış filan gelmesi, silahlı çatışmaların ve terörün durdurulması mümkün değil...

Tüm bu tezgahları hazırlayan, etrafı yangın yerine çeviren ve alevler sönecek olduğunda da ateşe benzin döken ABD’nin çıkar kaynakları bölgemizde bitmedikçe, bu kaos devam edecek...

Kıbrıs meselesine gelince, Cumhurbaşkanı Akıncı önceki gün kamuoyuna bir açıklama yaptı ve Rum tarafını Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini tanımaya çağırdı...

Bu açıklamanın muhatabı Kıbrıslı Türkler olmamalıydı, hedef yine şaştı!

Amaç doğru, istek haklı olsa da “ben basına fikrimi açıklayım, karşı taraf duysun” mantığı doğru bir mantık değil, uluslar arası görüşmelerde sorunlar böyle çözülmez, çözülemez!

Aylarca süren görüşmelerde süreci hep Rum basınından öğrendik, süreç tıkanınca da Sn. Akıncı’nın açıklamalarını, özellikle de Rumlara karşı sitem dolu açıklamalarını bizim basında görmeye başladık!

İstediğimiz bu değil, istediğimiz tüm şartların zorlanması ve Rumların geliştirebilecekleri taktikleri önceden hesaplayıp, o taktiklere karşı saldırıların yapılabileceği bir politika geliştirilmesi, Rum tarafının masaya çekilmesi ve kısa süre içinde kozların paylaşılmasıdır.

Türk tarafı olarak bugüne kadar bunu yapamadık, kısacası çuvalladık, özellikle de sorunun temelini oluşturan ana konularda havanda su dövdük, şimdi de fiyaskonun boyutu ortaya çıktı: Rum tarafı Kıbrıs Türkünün siyasi eşitliğini bile henüz kabul etmemiş!

Böyle gidersek etmeyecek de!

Kıbrıs Türk tarafı Rum tarafının hazırladıkları tuzaklarla, oyalama taktikleriyle uğraşıyor!

Türkiye, mevcut şartlarda artık esamesi bile okunmayan garantilerin garantörü olarak saçmalıyor, kırık plak gibi aynı eksende dönüyor...

Diğer garantör olan Yunanistan halimize kıs kıs gülüyor...

Garantörlük meselesi, Kıbrıslı Türklerle Rumların siyasi hakları, güvenliği  filan İngiltere’nin ise zırnık umurunda değil, İngiltere kendi dertleriyle uğraşıyor...

Bu aşamada hem Türkiye hem de Kıbrıs Türkü tamamen yalnızdır ve politik açıdan kendi ekseni etrafında dönen bir girdapa kapılmış durumdadır...

Bu girdaptan çıkmanın yolları elbette vardır, ancak sürekli kendi ayağına kurşun sıkan, hiçbir tavsiyeyi, görüşü, yorumu dikkate almayan, iyice batağa saplanana kadar kendi bildiğini okuyan, sonra da günah keçisi yaratma derdine düşen  siyasetçilerle ve bunları da kısa günün karına bakarak seçmeye devam eden bir halkla bu yolların bulunması da pek muhtemel değildir...

Kötü zamanlar ifadesi sanırım içinde bulunduğumuz statükoyu tarih etmeye yeter, inşallah “kötü zamanlar”  “felaket zamanlara” dönüşmez...

 

 

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları