• BIST 95.934
  • Altın 242,464
  • Dolar 6,2537
  • Euro 7,3009
  • Lefkoşa 34 °C
  • Mağusa 35 °C
  • Girne 34 °C
  • Güzelyurt 33 °C
  • İskele 35 °C
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 25 °C

Onların hayatları da bebek katillerinin hayatı kadar değerli…

Ayşegül Garabli

Burhan Nalbantoğlu hastanesi kardiyoloji servisindeyiz.

6 kişilik odada, hastalar kurbanlık kuzu misali dizilmiş.

Kimisinin kalp kapakçığı değişecek, kimisinin damarları.

Hepsi ameliyatı bekleyen acil hastalar.

Öyle ki, durumları birkaç saatliğine bile evlerine gidemeyecek kadar ciddi.

Hepsi hayati risk taşıyor.

Bir an önce ameliyat olmaları gerekiyor.

Ancak gel gelim ki, bir ay sonra ne gün ameliyat olabilecekleri belirlenecek.

Yani 1 ay sonra 2 ay sonraya da gün verilebilir.

Eğer 3 ay içerisinde, bu hastane koşullarında ölmezlerse ameliyat olabilirler.

Ölmezlerse diyorum çünkü, yaşadıkları riskin stres ve sıkıntısı yetmiyormuş gibi tamamen atıl durumdalar.

Çünkü hastanede yeterli doktor yok.  

Dolayısıyla bakım da yok.

Zaten ameliyat günün gecikmesi de bu sebepten.

Doktorlar da haklı tabi.

Siz onca yıl dirsek çürüteceksiniz.

Konunuzda uzman olacaksınız.

Ülkenize gelip faydalı olmak istediğinizde de size geçiminizi bile sağlayamayacağınız bir maaş lütfedilecek , yetmemiş gibi nöbet tutup, nöbet ertesi operasyona ya da anjiyoya gireceksiniz.

Üstelik hasbelkader sizden önce giren meslektaşlarınızdan da kat be kat az maaş alacaksınız.

Tabi ki istifa eder hekimler.

Nitekim, kardiyoloji uzmanı Sn. Hasan Feray dayanamayıp isyan etti.

Etmekte de yerden göğe kadar haklı.

Çünkü hem emeğinin karşılığını alamıyor, hem çalışma koşulları işlerini zorlaştırıyor hem de yorgunluktan işine konsantre olmakta güçlük çekiyor.

Bu yüzden de hastanedeki tüm hekimler devlet tarafından bir, bir özel hastanelere dolayısıyla sağlık patronlarına mahkum edildi.

Böylece hayati riski çok yüksek olan hastalar da kaderine terk edilmiş oldu.

Hadi doktor eksik diye ameliyatları bilinmez bir tarihe kaldı da , bari bu sürede bakımları yapılsa ve strese sokulmasalar.

Ama ne gezer.

Her gün , günde üç defa şeker, tansiyon, nabız, v.s ölçülüyor.

Peki sonra?

Sonrası yok.

Ertesi defa tekrar ölçülüp, hastanın takip (!) fişine yazılıyor, o kadar.

Ama neden ölçüldüğünü ne ölçen biliyor ne de ölçülen.

Yani sonucun takip edildiği yok.

Hemşireler rutine bağladıkları bu görevlerini eksiksiz yapıyorlar.

Onlara söyleyecek sözüm yok.

Ama eğer takip edilmeyecekse, ölçmenin ne anlamı var?

Değerlendirmesinin yapılmadığı bir ölçüm hamallık değil midir?

Kaldı ki, personel sayısı zaten az ve hastaların ihtiyaçlarına cevap verecek sayıda değil, öyleyse zaten az olan bir personeli neden sonucunu önemsemeyeceğiniz işlerle meşgul ediyorsunuz.

Örneğin sabah odadaki tüm hastaların şekeri ölçülüyor ve hepsi 300 üzeri hatta 500 civarı çıkıyor.

Hemşire takip dosyasına yazıp gidiyor.

Ardından gelip, her gün yaptığı ünitede insülin yapıp tekrar gidiyor.

Yapılan insülin miktarı yeterli mi değil mi önemsenmiyor.

Derken yemek geliyor.

Şekeri 500 olan hastaya gelen yemek, patates, makarna, pilav v.s

Yani hep nişasta, hep karbonhidrat.

Tabi ki şeker daha da yükseliyor.

Eğer hastanın refakatçisi bu konuda biraz bilinçliyse gidip doktor arıyor ama bulamadığı için mecburen hemşireye haber veriyor.

Hemşire geliyor ve direk hastaya  “ne yedin de şeker bu kadar çıktı” diye çıkışıyor ve gidiyor.

Oysa hasta, hastanenin verdiği yemeğin dışında hiçbir şey yememiştir.

Fakat ne yemeklerin uygun olup olmadığına bakılıyor, ne de şeker kontrolleri takip ediliyor ama suçlu olan hasta oluyor.

Tabi ki konu sadece şekerle sınırlı değil, tansiyondan tutun da rutin yapılan tahlillere kadar her şey aynı durumda.

Neyse ki, bazı hemşirelerin şefkatli yaklaşımı ve güler yüzü var da, hastalar depresyona girmiyor.

O yüzden hastalar o günkü hemşirenin ruh haliyle ya sinip yatıyorlar ya da neşelenip azıcık moral buluyorlar.

Doktorlar mı?

Yeniler zaten çok yoğun ama yine de hastalarını ihmal etmemeye çalışıyorlar.

Eskiler mi?

Kaldığım 15 günlük süre içerisinde hastaların hangisi ne zaman dayak yiyecek diye tetikte bekledim.

Kimse fiziksel dayak yemedi ama hepsi her gün surat ile dövüldü.

Her gün hastalar çektikleri stresle ölüm riski yaşadı.

Dayanamayıp özel hastanelere gidenler bir an önce ameliyat olup kurtuldu.

Kalanlarsa aylar sonra alındıkları ameliyata kadar her gün canları burunlarında yaşadılar.

Ölenler öldü.

Klan sağlar bizimdi.

Oysa aynı servis değil miydi, bebek katillerinin bile  kalplerinin hızlı atışlarını ( ki bu bana göre işledikleri suçun korkusuydu) riskli bulup günlerce suçluları adalete teslim etmeyen.

Hapiste ölen de olmadı zaten.

Gerçi hakkını yememek lazım Hastane Başhekimi, Sn. Dizdarlı bir şeyleri düzeltmek için canla başla uğraşıyor ama her bir servis kendi başına bir Cumhuriyet olduğu için o da yapabildiği ile sınırlı kalıyor.

Yine de, bunca Cumhuriyete ve sağlıktan uzak bir bakanlığa rağmen çok şeyi başardı ve hastalara kolaylık sağlayacak, sağlığına katkıda bulunacak her projeyi hayata geçirmeye çalıştı.

Bu vesileyle kendisine teşekkür etmek lazım.

Tabi ki, Kardiyoloji servisine de, her hastanın hayatının da  en az bebek katillerinin hayatı  kadar önemli olduğunu hatırlatmak lazım.

Elbette ki eksik çok, bakanlık ve hükümet yapması gerekeni yapmıyor ama bir Güleryüz ya da yapılan rutin ölçümlerin kontrolleri için bakanlığa ya da hükümete de ihtiyaç yok.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları